Evîn’a Dêrna Qulingê

Turna kuşuna aşkın ve göçün kuşu derler. Alevi deyişlerinde geçen “allı, telli, dertli” kuştur. Turna kuşlarının çiftleşirkenki dansı aşkı, hakikati ve kadın-erkeğin uyumlu birlikteliğini simgeleyen “turnalar semahı”nın figürlerine dönüşmüştür. Bilgeliğin tanrısı Hermes’in kuşudur. En eski tapınak Göbeklitepe’deki dikili taşlara nakşedilmiş, neolitik şehir Çatalhöyük’te tasvirlerine ve kostümlerde izlerine rastlanmış. Üzerinizden bir turna sürüsü geçtiğinde dileğinizin kabul edildiğine inanılır. Japonya’dan başlayıp tüm Asya’yı, Anadolu’yu dolaşıp batıya göç eden turnalar birçok inanç ve kültürde anlamlar kazanmıştır: Bereket, yenilenme, mutluluk, iyi şans, uzun ömürlülüğün, sadakatin, kadınlığın, evliliğin, bilgeliğin, mevsim dönümlerinin, baharın ve yeniden doğuşun sembolü görülmüştür. Kürtlerde de özel bir anlama sahip olduğunu bir çok hikaye, mesel ve türküde yer bulmasından biliyoruz. Turna isminin Japonca’da dizi dizi akan kuş anlamından geldiği söylenir. Kürtçe’de ise ötüşü ve uzun bacaklarından dolayı quling adını almış.

Rojava Kürdistan’ı Tirbespiyê şehrinde de kadın ve erkek çeşmesi diye iki tarihi çeşmenin, çok güzel meyve ağaçlarının bulunduğu köy turnalardan almış ismini: Dêrna Qulingê. Êzîdî, Süryani ve Kürtlerin bir arada yaşadığı bir köymüş zamanında, ancak şimdi çok az sayıda insan yaşıyor. O köye ilk kez gittiğimde Cizîr gibi suyun ve ağaçların az olduğu bir bölgede bu kadar güzel bir yerin olmasına şaşırmıştım. Yaz aylarında piknik için gidilen bu güzel köyü, bir çok çeşmesi olduğu için turna kuşları da konaklama yeri olarak belirlemiş. Çünkü o kuşlar en güzel, sulak toprakları seçermiş konaklamak, yerleşmek ve yavrulamak için. Aynı zamanda bilgeliği temsil eden kuşlar olduklarından nerede yaşayacaklarını seçmekte usta olduklarına inanılır.

Yunanistan’da birkaç gün öncesi kocası tarafından bıçaklanarak öldürülen Evîn Ekrem Alî, adını turnalardan alan Dêrna Qulingê köyünde doğmuş. İki yıl önce nice Rojavalı Kürdün daha güzel, güvenli bir hayat umudu ile vadedilmiş topraklarmış gibi akın ettiği Avrupa yollarına düşmüş kocası ve üç çocuğuyla. Şu insan ne gariptir, turna kuşu kadar bile bilmez yaşanılacak yerin neresi olduğunu. Üstüne üstlük kuşun beyni ile dalga geçer.

Evîn’in hikayesini dinlediğimde zihnimde canlandırmaya çalıştım buraları terk edip giderken yaşadığı hisleri, düşünce ve duyguları. Doğduğu güzel köyü, yaşayıp büyüdüğü toprakları geride bırakırken ne hayal etmişti kimbilir? Nasıl bir yaşam ummuştu? Daha zengin olmayı mı, daha rahat yaşamayı mı, çocuklarına daha iyi bir gelecek kurmayı mı, savaştan uzak kalabilmeyi mi? Hangi mecburiyet sürüklemişti onu göç yollarına? Savaşın dehşeti, yıkımı ve tehlikesinden dolayı mecbur kalınan bir göç gibi görünmüyor. Çünkü yaşadığı şehir savaşın direkt etkilediği bir alan değil. Savaşın çok yoğun yaşandığı nice kentlerin halkı ilk fırsatta döndüler ve yeniden inşa ettiler kentlerini. Elbette kolay değil savaşın etkilediği alanlarda yaşamını sürdürmek. Ama Evîn ve daha nicelerinin bırakıp gittiği bu toprakları savunmak için, dünyanın dört bir yanından gelip can veren gençler, harcanan emekler düşünülünce öfke duyuyor insan bu gidişlere. Bakur-Başur-Rojhilatê Kurdistan, Avrupa, Latin Amerika, İngiltere’den nice genç sınırları aşarak bu devrime koşarken sularda boğulmayı, sınırlarda vurulmayı göze alıp gitmek pek de hazmedilebilir değil Rojavalı Kürtler açısından.

Çocuklarının kendi anadilinde eğitim görebileceği, kadın devriminin kazanımlarının geliştiği, dünya halklarına umut yaratan paradigmanın hayat bulduğu yurduna sırtını dönüp, sahte ışıkların tercih edilmesini normal görmemeli kendine yurtseverim, devrimciyim, değerlere bağlıyım diyenler. Bir de ailelerini, çocuklarını oraya göndermeleri için hevesle teşvik edenler de az değil ne yazık ki. Kürdistan’ı Kürtsüzleştirmek için sürdürülen yüzyıllık planın gönüllü katılımcıları olduğunu bilmeyecek kadar tarihten, siyasetten, sosyolojiden uzak olmak… Üstüne bir de canını ve malını vererek ortak olmak bu plana… Yurtseverliğin anlamını ve Kürt katliamı gündemdeyken yurtsever olmanın gereklerini yeniden tartışmalıyız belki de.

Hevesle gidilen Avrupa devletinin polisi, Evîn’in öldürülüşüne seyirci kaldığı gibi, katil kocayı arama-yakalama ihtiyacı dahi duymamış. Lavrion kampındaki mültecilerin, demokratların ve kadınların müdahalesi olmasa kaçıp gidecek elini kolunu sallaya sallaya. Bu duyarsızlık, cezasızlık hali dünyanın bütün devletleri ve polisleri nezdinde bir kadının kocası tarafından öldürülmesinin meşru görülmesinden kaynaklanıyor olmalı. Bir de sözkonusu çağın vebalıları gibi görülen mültecilerse zaten insandan dahi sayılmamalarından… Oysa Evîn’in geride bırakıp gittiği devrimin dayandığı düşünceyi savunan kadınlardı ona sahip çıkanlar. Evîn bunları bilseydi değişir miydi kararları ve kaderi diye düşünüyor insan bir an.

Her trajik hikayenin gerisindeki sosyolojik gerçekliğin daha iyi analizine ihtiyacımız var. Bir kadının öldürülmesine, intiharına yol açan sebeplerin tedbiri ne olabilir? Evînler, Gülistanlar gibi nice kadının ölümüne yol açan kararlar, tercihler, mecburiyetler, alışkanlıklar, çaresizlikler, bilgisizlikler, kandırılmalar nasıl önlenebilir? Bir kişi daha eksilmemek için, kadınları yaşatma eğitimleri, eylemleri ve yaşam seçenekleri bu soruya anlamlı cevaplar üretmeli…

Yazarın diğer yazıları