Ey vicdan!..

Ava NEŞE KALP

Bütün canlılar yaşamaya odaklı, yaşama güdüsünün altında da nasıl davranacağına dair kodlanmış refleksleriyle doğarlar. Bu anlamıyla beslenmek en temel faaliyettir ve bundan vaz geçmek bir canlı için yaşamdan vazgeçmek anlamına gelir. Hayvanların dünyasını bilemediğimiz için sadece insanlar açısından konuşursak, açlık grevi basit tanımlama ile yaşam karşıtı olarak görülebilir bu anlamıyla. Ancak açlık grevleri yaşama dair taleplerin üzerine bina edildiği bir eylem biçimi olarak ölüme değil yaşama odaklıdır.

Murat Sevinç bu nedenle, açlık grevlerinin intihar benzetmesine karşı çıkar. “Çünkü intiharda amaç ölmektir. Kişi yaşamdan umudunu kesmiştir ve ölmenin tek çıkar yol olduğu inancıyla hareket etmektedir. Oysa açlık grevi ve ölüm oruçlarında amacın bir ideale, isteğe, toplumun, kamuoyunun dikkatini çekmek, yönetim üzerinde baskı kurabilmek … çoğu zaman daha iyi bir yaşam için gerekli olduğuna inandığı taleplerini kabul ettirebilmektir. Bunun için elinde kalan son koz olduğunu varsaydığı yaşamını öne sürer. Grevciler, hiç kimsenin, bir insanın göz göre göre ölümü karşısında kayıtsız kalamayacağı inancıyla hareket ederler.” der.(1)

Açlık grevlerinin tarihine baktığımızda da birçok kültürde binlerce yıllık bir geçmişi olduğu görülmektedir. Mesela Hindistan’daki tarihi M.Ö. 400 – 750’ye kadar geri gider.  Burada da adalet talebiyle ilgilidir. Birine yapılan ağır bir adaletsizlikte (suç), insanlar suçu işleyenin kapısında açlığa yatarak, suçlu tarafı, adaleti tesis etmeye zorlamaya çalışmaktadırlar. Kültürel olarak kapısında birinin açlıktan ölmesi çok büyük bir itibar kaybı olduğundan, adaletin tesisinde etkili bir araç olarak kullanılabilmektedir.

Aynı amaçla, yani adalet talebi ile adaletsizliği yapanın kapısında açlığa yatma, mekanizma olarak Japonya ve Hıristiyanlık öncesi İrlanda kültürünün de çok eski bir geleneğidir. Burada da kapıda adalet için açlığa yatan ve bu nedenle ölen birinin kapısında yatılanın prestijini bitirdiği için etkili bir araç olarak belirmektedir.

Tarihte açlık grevlerinin siyasal olarak ilk kullanımlarından biri İngiltere’de kadınların oy talebi hareketi -Süfrajet- yani kadınlar tarafından kullanılmıştır. Bu anlamda ilk açlık grevcisi önemli bir Süfrajet militanı olan Marion Dunlop’tur. Marion, 5 Temmuz 1909’da greve başladıktan bir süre sonra (91 gün) ‘şehit’ olmasın diye serbest bırakılmış. O serbest bırakılınca arkasından diğer eylemciler açlık grevine başlayınca, cezaevi yönetimi grevcilere zorla beslemeye ile karşılık verir. Zorla besleme sonucu eylemci Mary Clarke hayatını kaybederken, diğer grevciler ağır hasarlarla hayatta kalırlar. Bunun akabinde 1913’te bir yasa değişikliğine gidilerek bu konunun üstesinden gelinmeye çalışılır. Halk arasında ‘Kedi ve Fare Yasası’ (Cat and Mause Act) denen, ‘III Sağlık Yasası, Tutukluların Geçici Salıverilmesi yasası (the Prisoner’s Temporary Discharge of Ill Health Act)’ çıkarılır. Buna göre grevciler kötüleşmeye başlayınca serbest bırakılıp, iyileşince de cezalarını çekmek için tekrar tutuklanmaları sağlanır.

Britanya Süfrajet hareketine katılıp, hatta tutuklanmış olan Amerikalı feminist Alice Paul da aynı metodu Amerika’da birkaç arkadaşıyla deneyecektir daha sonra. Cinsiyete dayalı olarak oy kullanmayı yasaklayan 19. Yasa Değişikliğinden kısa bir süre önce tutulduğu hapishanede açlık grevine girer arkadaşlarıyla ve aynı şekilde zorla beslenmeye tabi tutulurlar.

Türkiye’de ise açlık grevleri sol siyasi hareketin ve Kürt Özgürlük Hareketinin de önemli eylem türlerinden birisidir.  Ancak Kürt hareketi, daha önce devletin, bu eylem biçimini devrimcileri en hafif biçimiyle ağır fiziksel hasarlara sürükleyecek şekilde karşıt bir biçimde kullandığını fark ederek, -çok doğru bir kararla- kullanımını önemli ölçüde sınırlandırmaya gider.

Ancak bazı durumlarda bu eylem biçimi yine de bir metot olarak, bedenlerinden başka hiçbir aracı olmayan tutukluların, duvarların dışındaki politik alana dair yegâne dahil olma biçimi olarak kullanımı devam eder. İki tarafı olan bu eylemde, içerideki eylemci, dışarıda hedeflediği, yani kapısına yattığı vicdandan adalet talep etmektedir. Leyla Güven’in açlık grevi bu anlamıyla, dünya hukuk tarihinin en korkunç hukuksuzluğuna dönüşen tecridinin sonlandırılması gibi, bir devletin hem kendi hem de imzaladığı sözleşmelerle altına girdiği uluslararası hukuku ihlalden vazgeçmesi talebidir en yalın haliyle.

Cezaevleri ideal anlamıyla yasaları ihlal edenlere yönelik bir yaptırımken, Türkiye’de tam tersine suç işleyen bir devlet, hak talep eden insanları kapattığı bir fiili suç mahalline dönüşmüş durumda. Bu nedenle cezaevlerinde, dışarıdaki vicdanın kapısına yatmanın tek biçimidir açlık grevi. Burada kapısına yatılan vicdan, suç ortaklığı üzerine kurulmuş korsan iktidar ittifakının vicdanı değil, asıl hedef insanlık tarihinde bir külliyat olarak kendilerine aktarılan temel insan hak ve özgürlüklerinin savunucusu iddiasındaki Batılı devletlerdir. TC, onların yasalarını da çiğniyor. Batı’nın parlamenter demokrasisinin bir üyesi, Kürt halkının seçilmiş iradesi olan, milletvekilliği engellenen Leyla Güven ve onlarca diğer açlık grevcisinin şahsında, kendi insanlık değerlerine sahip çıkıp çıkamayacağı konusudur buradaki vicdandan beklenen. Bu, Batı’nın ve insanlığın sınavıdır.

* Bir Insan Hakları Sorunu Olarak Açlık Grevleri, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/464/5304.pdf

Yazarın diğer yazıları