Ezdara’dan Hewlêr’e uzanan bir direniş öyküsü: Nasır Yağız

Kimi arayışlar vardır ki kimlik yaratır. Kimlik bir varlık bilinci, bir hafızanın özeti ya da davranışın anlam ile valsi… Kimi zaman farkında olmadan gelişir. Dinlediğin müzikten, dolaştığın sokaklardan, eteğinde büyüdüğün dağın büyüsünden, uykusuna doyamadığın taş evlerden ilhamını alır. Sözcüklerin toprağının masumiyetini taşır. Gözlerin içtiğin suyun berraklığını kuşanır adeta, ışıl ışıl parlar… Emeğin beraber yaşadığın varlıkları, insan hayvan ya da bitki ilk önce onları düşünerek onları besleyerek güne başlayan bir samimiyet ile yaşamı dokur.

Eyleminin 70. gününde tanıdım Nasır’ı… Nasır Yağız’ı… Işıl ışıl bakışları ile ise eylemini ilan ettiği gün tanıştım. Gözleri boncuk boncuk parlıyordu. Ekrandan yansıyan bakışları ruhuma dokunuyordu adeta. Hayatında en sevdiği oyunu oynayan bir çocuğun mutluluğu vardı bakışlarında. Öyle net, öyle berrak… Kurdistanî bir samimiyetti yansıyan… Bakışlarının masumiyeti kadar sözlerinin samimiyeti ve eyleminin tarihselliği yaşam öyküsünü anlamaya sevketti.

Bir eşikte, “ben benim” diyebilme gücünü oluşturmak isteyen bir genç. Hepimizin yükünü sırtlayan yağız bir delikanlı. Dört parça Kürdistan’dan eylemini selamlamaya gelen kadınları uğurladıktan sonra gittim yanına oturdum. Kabına sığmayan bir heyecanı var Nasır’ın. Fotoğraf çekelim dedim. Tamam dedi ben çekeceğim selfiyi. Çekti.

“Bu eylemin bir sonuç aslında. Ben seni bu sonuca götüren yaşam öykünü merak ediyorum” dedim. “Ezdara” dedi hemen. Ezdara ile başladı. “Ezdara benim mekanım. Mawa dağının eteklerinde müthiş güzel bir köy” dedi Ezdara’yı özlediğini hissettirircesine… Ve, Ezdara köyünün Miradê Kinê’nin Seyre û Eliye Memed’i hikayesini anlattığı görüntülerini açtı hemen… Miradê Kinê söylerken o da ona eşlik etti. Sesi çok güzel Nasır’ın… “Bir hayalimi şimdi kimliğimi varlığımı borçlu olduğum Önderliğim için gerçekleştiriyorum. Diğer hayalim de Miradê Kinê’nin Seyre’sini anlatmak belgeselini yapmak” dedi. Kuşkuya yer bırakmayacak bir samimiyetle, bir Kurdistanî bilinçle bunu söylüyor. Bu bilinç tarihine, toprağına, halkına yaslanan ve özgürlüğe yol alan bir bilinç. Batman’nın Gercüş ilçesine bağlı olan Ezdara köyünün Êzîdî köyü olup olmadığını soruyorum. Sekiz kuşak öncesine kadar daha fazla olduklarını ama şimdi doğrudan Êzîdî kimliğini kullanamadıklarını düşündüğünü belirtiyor. “Bu bir tesadüf mü” diyorum. “Hiçbir şey tesadüf değil” diyor.

Doğmadan önce iki dayısı kontralar tarafından şehit ediliyor. Ezdara köyü 1980-85 arasında yakılıyor. Ondan sonra Batman’a göç ediyorlar. Nasır 14 Temmuz 1992 yılında Batman’da doğuyor. Ama Ezdara’ya da sürekli gidip geliyor. 14 Temmuz tarihi de bir tesadüf mü diye içimden geçiriyorum tam o zaman. Gülümsüyor. “Benim ailem yurtsever. Her 14 Temmuz hem Kemal Pir ve Hayri Durmuşların anmasıydı hem de benim doğum günüm. Doğum günümde en büyük hediyem hep direniş ruhu olurdu” diyor gülümseyerek…

Nasır 4 çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu… Annesini bütün güzelliklerin somutlaştığı bir tanrıça gibi tarif ediyor. Babasını 2012 yılında kaybediyor. Annesinin kendisinin eylemine olan saygısını ve “Ben oğlumla gurur duyuyorum” sözlerinin dünyanın en büyük mutluluğu olduğunu ifade ediyor. “Anne yüreğidir, evladının bedeninin gün gün erimesi karşısında elbette zorlanıyor. Ama benim için önemli olan beni anlaması ve eylemime saygı duyması… Benim öğretmenim annemdir” diyor. Karakter olarak babasına benzediğini ifade ediyor. Babasının dik başlı olduğunu, haksızlıklara boyun eğmediğini, yurtsever bir bilinçle kendilerini yetiştirdiğini söylüyor. İflas ettiğinde dahi babasının hiç kimsenin hakkını yememe üzerinden gece gündüz çalışarak borçlarını kapatmaya çalıştığını anlatıyor. Yaşadıkları ekonomik sıkıntılar nedeniyle kendi emeğine dayanmayı çabuk öğrendiğini anlıyoruz Nasır anlatmasa da… 2012’de babasını sağlık sorunlarından dolayı yitirdiklerini anlatırken de gözleri uzak bir yalnızlığa takılı kalıyor adeta…

Bir yanı hep mücadeleye atılıyor. Gençlik çalışmalarında yer alıyor. Çelişkileri, zorlanmaları oluyor ama hiçbir zaman pes etmiyor. Eylemde, yaşamda, diyalogda hep bir arayış hali. Ali Çiçeklerin mirasını sahiplenme arayışı onu sarıp sarmalıyor. Bir taraftan da, “Ben hiper aktifim. Daha fazlasını yapmamız gerekiyor. Bu yetmiyor, yetmeyecek” diyor. “Sen siz üzerinize düşeni yaptınız. Hepimizin vebalini üstünüze alamazsın” diyorum. Bunu söylerken sözcüklerim mahcup bir çocuk gibi ağlıyor adeta…

Aslında sohbet ederken portre yapmak gibi bir amacım yoktu. Ama o konuştukça bu duygu bende gelişti. Özellikle bir insanın yaşamındaki bütünlüğün onları tarihsel büyük eylemlere götürdüğünü görmek bu satırları yazmama vesile oldu. Evet sahiden de Sabiha’nın annesi Leyla Güven için yazdığı mektupta belirttiği gibi, “Herkesin harcı değil. Tarihi anlara cevap vermek”… Bu bir bütünlük hali… Özgürlük sosyolojisini inşa eden fedai ruh aynı zamanda. Bu ruhu korumak ve yaşatmak ise bizim boyun borcumuz… Geç olmadan her birimiz ne yapabiliyorsak öyle…

Yazarın diğer yazıları