Êzîdî kadınların farklı bir direnişi var

Êzîdî kadınlar yaşadıkları dehşete rağmen önemli bir ‘avantaj’a sahipler. Yüzyıllardır soykırımlara maruz kalmış bir toplum olan Êzîdîler, tarihleri boyunca bu travma ile hep uğraşmak zorunda kaldılar. Yani toplum olarak travmaya hazırlanmışlardı, bu yüzden farklı bir direnişleri var.

HAZIRLAYAN: PERVİNYERLİKAYA

Tüm dünyanın gözleri önünde, çok değil 4 yıl gibi bir süre önce Şengal’de DAİŞ tarafından büyük bir katliam gerçekleştirildi. Tarihe 74. Ferman olarak geçen bu katliamda 5 binden fazla Êzîdî katledildi, en az 6 bin 500 kadın ve çocuk ise DAİŞ tarafından esir alındı. Halen 2 bin 500 kadın ve çocuğun DAİŞ’in elinde esir olduğu tahmin ediliyor. DAİŞ’in elinden kurtulan 1100 Êzîdî kadın ise bir proje kapsamında Almanya’ya getirildi. Prof. Dr. Jan İlhan Kızılhan ise bu kadınların Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletine yerleştirilmesinde ve onlara psikolojik destek sunulmasında önemli bir role sahip. Travma konusunda uzman olan Kızılhan, Êzîdî bir psikolog. Êzîdî kadınların yaşadıkları travmaya rağmen büyük bir direniş içinde olduklarına dikkat çeken Kızılhan, “Bu kadınlar bizim düşündüğümüzden çok daha güçlüler ve kendi ayakları üstünde durmak istiyorlar” diyor. Sadece Almanya’da değil Êzîdî kadınlara başta Şengal olmak üzere bulundukları her yerde yardımcı olunmasının önemine işaret eden Kızılhan, “Umarım Şengal’deki durum biraz sakinleşir ve ilk etapta uluslararası organizasyonların da desteğiyle oradaki insanlara yardımcı olabiliriz” diyor.

Psikolog Kızılhan ile soykırımdan hayatta kalmayı başarmış kadınların durumu, tedavileri ve yaraların nasıl sarılacağı üzerine konuştuk.

DAİŞ’in soykırımından kurtulan birçok Êzîdî kadın projeler çerçevesinde Avrupa’ya getirildi. Kendisini rahat ifade edemeyen, toplum ve ülkesinden uzakta yaşamak zorunda kalan kadınlar yaşadıkları travmadan ne kadar kurtulabildi? Projeniz ne kadar başarılı oldu?

DAİŞ’in elinden kutulan 1100 Êzîdî kadın, 2015 yılında tedavi için Almanya’ya getirilip, küçük gruplar halinde farklı şehirlere yerleştirildiler. Birbirleri ile sürekli travmaları hakkında konuşacak olmaları ve bunun da psikolojik durumlarını daha da kötüleştirebilecek olması nedeniyle hepsinin bir arada kalmalarını uygun görmedik.

Almanya’da her şeyin çok farklı olması nedeniyle ilk sene onlar için çok zordu. Bu nedenle de bu kadınların oryantasyonu ve psikolojilerinin stabilizasyonunun çok önemli olduğunu düşündük. Bunun sağlanabilmesi amacıyla öncelikle program kapsamında çalışan sosyal hizmet görevlilerini eğittik ve onlara destek verebilmelerini sağlamak için, kadınların yaşadığı evlere yerleştirdik. Ayrıca program kapsamında psikolojik terimleri Kürtçeye çevirebilmeleri için tercümanlara da eğitim verdik.

Hayatta kalanlarla ilgilenen Alman doktor ve psikologlar da transkültürel psikoterapi konusunda eğitildiler, çünkü Ortadoğu’da görülen bazı hastalıklar Avrupa’da bilinmiyor. Mesela Ortadoğu’da sık görülen karabasan hastalığına Avrupa’da rastlanmaz. Bu konularda doktor ve psikologların da eğitilmesi gerekiyordu. Hayatta kalan bu kadınların birçoğu Almanya’ya gelmeden önce hiç psikoterapi görmemişti, bu nedenle onları da tedavi süreci hakkında bilgilendirdik.

Yalnızca 80 kişi hastanede uzun vadeli psikoterapi gördü, kalanların tamamı ayakta tedavi ediliyor. Bu kadınlar bizim düşündüğümüzden çok daha güçlüler ve kendi ayakları üstünde durmak istiyorlar. Çocuklar okula, kadınlar ise dil kursuna gitti ve hepsi çok iyi derecede Almanca konuşuyor. Genç kadınların bir kısmı meslek eğitimine gidiyor. Bazıları lisede ve eğitimlerine devam etmek istiyor.

Proje sona ermek üzere ve Almanya’ya entegrasyon aşamasındayız; bu aşamanın 2019 yılı sonuna kadar tamamlanacağını düşünüyoruz. Program kapsamındakilere Almanya’da süresiz oturum izni veriliyor ve artık ayrı evlere çıkarak kendilerine yeni bir yaşam kurmalarını bekliyoruz. Elbette bu süreçte de psikolojik destek vermeye devam ediyoruz.

Tarih  boyunca daha önce de birçok kez soykırımla karşı karşıya kalmış Êzîdî toplumunun, kadınların tedavisi için nasıl bir yol izlediniz mi?

Ben bir psikoterapistim ve 20 yıl boyunca Almanya’da ve yurtdışında travmatize olmuş insanlarla, özellikle de Afganistan, İran, Irak, Suriye, Türkiye, Çeçenistan, Bosna ve Afrika ülkeleri gibi savaş bölgelerinden insanları tedavi ettim.

Almanya Baden-Württemberg eyalet hükümetinin desteği ile, 2014 yılında DAİŞ tarafından kaçırılan ve en acımasız yöntemler kullanılarak zulüm gören, tecavüze uğrayan 1100 Êzîdî kadını tedavi için Almanya’ya getirdik ve küçük gruplar halinde farklı şehirlere yerleştirdik. Burada güvenlik içinde yaşayabilmeleri sağlandı ve aynı zamanda kendilerine terapötik olarak eşlik edildi.

Bu insanlar yaşadıkları ağır travmadan dolayı, kabuslar görüyorlar, korku, endişe ve huzursuzluk yaşıyorlar, psikosomatik rahatsızlıkları var. Gözlerini kapatır kapatmaz tecavüz ve işkence anıları ortaya çıkıyor. Travma beyinde de bir etkiye neden oluyor ve yaşanan travma hafızaya yerleşiyor. Travma geçmişte kalsa bile etkisi her gün kendini gösteriyor. Yani travma sadece psikolojik değil, aynı zamanda beyni etkileyen bir hastalıktır.

Êzîdî kadınlar yaşadıkları dehşete rağmen önemli bir “avantaj”a sahipler. Yüzyıllardır soykırımlara maruz kalmış bir toplum olan Êzîdîler, tarihleri boyunca bu travma ile hep uğraşmak zorunda kaldılar. Geçtiğimiz 800 yılda 1.8 milyon Êzîdî zorla müslümanlaştırıldı, 1.2 milyon kişi öldürüldü. Önceki nesillerin tarihleri boyunca yaşadıkları soykırımları anlatmalarından dolayı, bu katliamların gerçekleştiğini biliyorlardı. Aynı zamanda soykırım veya soykırımla özdeş olan kendi terimleri Ferman’a da sahipler. Yani toplum olarak travmaya hazırlanmışlardı, bu yüzden farklı bir  direnişleri var. Onların sahip oldukları bu direnç bizim uyguladığımız tedaviler için de önemli bir faktör.

Elbette onların tedavi süreçlerinin planlanma ve uygulanmasında kültürel özellikleri de göz önüne alındı. Böylesi olağanüstü ve acil durumlarda insanlara yardım edebilmek için, uygulanan tıbbi müdahalenin tüm dünyada aynı olduğu biliniyor. Ancak travmanın işletilmesi ve tedavisinde, yaşananların  değerlendirilmesi ve ele alınması metodları farklı olmalıdır. Çünkü hastalık belirtileri, semptomları da farklıdır.

Avrupa’da sosyalize olan ve psikoterapiyi duymuş olan insanlar, şikayetlerini yaşadıkları kötü deneyimleriyle ilişkilendirirler ve psikolojik çözümler ararlar. Ancak psikolojik terapiye yabancı olan toplumlarda, rahatsızlık, kendini daha çok fiziksel sorunlar, ağrılar olarak ortaya koyar.

Êzîdî kadınların kendini ifade edebilmelerini sağlamak için, travma ve transkültürel tedavi konularında özel eğitimler verdiğimiz tercüman ve sosyal hizmet uzmanları bu tedavi sürecine dahil edilmişlerdir. Bunun hastaların tedavileri sürecinde onlara büyük bir destek olduğunu söyleyebilirim. Durumları yeterli derece stabilize edildikten sonra travmanın derinleşip günlük yaşamlarını daha fazla etkilemesine engel olabilmek için uzman terapistler tarafından bunun işletilmesi aşamasına geçildi. Êzîdî kadınların sadece küçük bir kısmı hastanede uzun vadeli psikoterapi gördü, bir kısmının da ayakta tedavileri devam ediyor.

Çetelerin vahşetine maruz kalan birçok kadın, iradesi dışında çocuk sahibi oldu ve bu kadınlar toplumda kabul görmüyor. Bu kadınlara nasıl destek sunmak gerekiyor?

DAİŞ’li teröristlerin tecavüzleri sonrasında çocukları ile birlikte geri dönen bu kadınların durumları gerçekten çok zor.  Çünkü hem ailelerin birçoğu hem de Kürt-Êzîdî toplumu, onları çocuklarıyla birlikte toplumun bir parçası olarak kabul etmek istemiyorlar. Kadınların bazıları Musul’da, Reqa’da veya diğer şehirlerde çocuklarını müslüman ailelere terk etmişler.

Çocukları ile birlikte Kürdistan’a geri dönenler ciddi anlamda ayrımcılığa uğruyorlar. İslami yönetime göre çocuklar, “baba”larının ait olduğu dine mensup olur. Bu çocukları müslüman olarak kayıt etmek isteyen Irak hükümeti, bu Êzîdî kadınları diskrimine ediyor.

Müslüman erkeklerin tecavüzü ve onlardan çocuk sahibi olmalarından dolayı “Müslüman olmaları için onlara çağrı” yapan birçok Kürt müslüman tarafından da haksızlığa uğruyorlar.

“Müslüman çocuklara” sahip olmak istemeyen Êzîdîler tarafından da ayrımcılığa uğruyorlar. Êzîdîlerin sıkı düzenlemelerinde, sadece birbirleri ile evlenebilirler. Buna artık uyulmayacağından ve Êzîdîlerin İslami çoğunluk toplumu içerisinde çözülmesinden korkuyorlar.

Yani bahsettiğimiz gruplardan hiçbiri bu kadınlara iyi davranmıyor. Bu durumda olan 120 vaka biliyorum. Bu vakalardan bazılarını Duhok’ta psikoterapatik olarak tedavi ediyoruz. Ancak bu kadınların ve onların çocuklarının sosyal anlamda kabul edilmeleri gerekiyor.

DAİŞ’in soykırımdan kurtulan binlerce kadın ve çocuk Şengal merkezinde yaşıyor. Bu kadınların bir şekilde psikolojik tedavi görmeleri lazım. Onlara dönük Şengal’de tedavi görmeleri için ne yapmak gerekir?

Hem Şengal’deki insanlara hem de başka yerlerdeki hayatta kalanlara yardım edilmeli. Bununla birlikte Irak ve Kürdistan’da psikoterapistlik mesleği yeterince mevcut değildir. İlaç tedavileri uygulayan birkaç psikiyatrist var, ancak bu elbette yeterli değil. Yalnızca Duhok bölgesinde yaşayan 2 milyon insan var ve sadece 5 psikiyatrist mevcut.

Bu yüzden Duhok Üniversitesi’nde Alman devletinin yardımı ile psikoterapi ve psiko-travmatoloji fakültesi kurduk ve psikolog ve doktorları eğitiyoruz. Şu anda 54 öğrencimiz var. Eğitim üç yıl sürüyor ve 28 kişilik ilk grup gelecek yıl mezun olacak.

Şu anda öğrencilerimiz, mülteci kamplarında kalan yüzlerce travma hastasını tedavi ediyor. Hepsinde travma sonrası stres bozukluğu (post-traumatic stress disorder-PTSD) baş teşhis diyebilirim. Bazılarında depresyon, diğerlerinde fiziki ağrılar mevcut.

Bu yıl ayrıca Rojava’dan bazı Kürt öğrenciler aldık ve bu eğitim olanağını daha da genişletmek istiyoruz. Bunun için zaman gerekiyor.

Yeterli güvenlik ve Êzîdîlerin geri dönüşü ile bir sonraki adım olarak Şengal’deki kurum ve hastanelere ihtiyaç duyulacaktır. Duhok ve Erbil’deki Êzîdî doktorların ve psikologların çoğu, kendilerini güvende hissetmedikleri için Şengal’e gitmek istemiyorlar. Umarım Şengal’daki durum biraz sakinleşir ve ilk etapta uluslararası organizasyonların da desteği ile oradaki insanlara yardımcı olabiliriz.


Ödülünü Yasmin’e verdi

Psikolog İlhan Kızılhan, Êzîdî kadınlar için geliştirdiği proje  ve Duhok’taki enstitü çalışmalarından dolayı Kurdische Gemeinde tarafından “Barış ve entegrasyon” ödülüne layık görüldü. Bu ödülü, tüm yaşadıklarına rağmen verdikleri büyük mücadele ve ayakta kalma gücünden dolayı Êzîdî kadınların ödülü daha çok hakettiğini belirten Kızılhan, kendisinin sadece onlara destek vermeye çalıştığını söyledi. Kızılhan ödülünü geçtiğimiz günlerde gazetemizde röportajına da yer verdiğimiz DAİŞ esaretinden kurtulan Yasmin’e takdim etti. Yasmin Almanya’ya getirildiğinde vücudunun yüzde 60’ı yanmıştı. İki yıldır ağır ameliyatlar geçirdi ve tedavisi sürüyor.


Şengal ile ilgili gerçeklerin ortaya çıkması engelleniyor

Irak’taki binlerce DAİŞ’linin, yıldırım mahkemelerinde yargılanıp öldürüldüğünü görüyoruz. Aslında bunların uluslararası mahkemelere çıkarılmaları ve bu soykırımın nasıl ortaya çıktığının araştırılması önemlidir. Bana öyle geliyor ki DAİŞ’i öldürüp, onları bombalayarak gerçeklerin ortaya çıkması engellenmek isteniyor.

Almanya’ya getirilen Êzîdî soykırım mağduru kadınların kendilerini kaçıran, esir alan, tecavüz eden saldırganlarla karşılaştığı basına yansıdı. Bu durum geçmiş travmayı nasıl tetikliyor?

Bu konuda açıklamada bulunan kadınlar oldu. Yetkililerin kadınların ifadelerini önemsemesi gerekiyor. Sosyal ağlarda tanınan DAİŞ teröristlerinin resimleri var. Alman yetkililer bu konuda bilgilendirildi. Kadınların Arap televizyonlarında görüp tanıdıkları bazı DAİŞ’lilerin bir kısmı Irak’ta tutuklandı. Tabii ki bu bir başarı değil. Bu faillerin her biri bulunmalı ve adalete teslim edilmelidir. Ancak, Irak’taki binlerce DAİŞ’linin yıldırım mahkemelerinde yargılanıp öldürüldüğünü görüyoruz. Aslında bunların uluslararası mahkemelere çıkarılmaları ve bu soykırımın nasıl ortaya çıktığının araştırılması önemlidir. DAİŞ’in arkasında hangi güçler vardı, Musul’u neden bu kadar kolay ele geçirebildiler ve sonrasında Şengal’i işgal edebildiler? Bağdat, Erbil, Washington, Ankara ve Moskova’nın buradaki rolleri nedir? Bana öyle geliyor ki, DAİŞ’i öldürüp, onları bombalayarak gerçeklerin ortaya çıkması engellenmek isteniyor.

Elbette, Alman makamları da Almanya’daki DAİŞ’lileri ve bunların bağlantılarını bulup yargılamakla yükümlüdür.

DAİŞ’in soykırımından kurtulup Avrupa’ya gelen kadınlar kendilerini güvende hissediyorlar mı?

Çoğunluk kendini Almanya’da güvende hissediyor. Ama bu durumu Irak’la karşılaştırırsanız ve DAİŞ‘in bugün orada hala aktif olduğu düşünülünce bu anlaşılabilirdir. Aynı zamanda Şengal’deki siyasi durum belirsiz ve insanlar şehirlerine veya köylerine geri dönemiyorlar. Irak, çeşitli güçlerin ve terör örgütlerinin uluslararası bir sahnesidir. Dolayısıyla Almanya’daki güvenliği Irak’la kıyaslayamayız. Temel olarak Kürdistan ve Irak’taki Êzîdîlerin bu ülkede bir perspektife sahip olmak için bir tür siyasi özerkliğe ihtiyaçları vardır. 2010 yılında Êzîdîler hakkında Irak’ta öz yönetim veya özerklik öneren bir fikir yazdım. Fakat bu hem Erbil hem de Bağdat tarafından istenilmiyor gibi görünüyor. Risk şu ki, önümüzdeki yıllarda Êzîdîler tamamen Irak’ı terk edebilir, belki de tam da bu isteniyordur.


Êzîdîlere özel statü tanınmalı

3 Ağustos DAİŞ’in soykırımından sonra Êzîdî toplumu büyük bir travma yaşadı bu travmaya dair ne söylemek istersiniz?

Almanya’da yaşayan yaklaşık 200 bin Êzîdî 2014 yılında televizyonların önünde çaresiz bir şekilde Irak’taki yakınlarının akibetlerini öğrenmeye çalışıyorlardı. Yaşanan trajedi karşısında büyük üzüntü, acı, güçsüzlük ve korku hissi yaşadılar. Çaresizce birçok Alman kentinde sokaklara çıktılar ve ailelerinin, arkadaşlarının ve tanıdıklarının acılarına dikkat çekmeye çalıştılar ve  “Biz bu evrenin yetim çocuklarıyız, yalnız ve desteksiz” diyorlardı. Bu muhtemelen tüm yaşamlarını etkileyecek olan bir travmatizasyon, psikolojik bir yaraya daha neden oldu.

Şengal için bir koruma bölgesi kurulmalıdır. Yeniden inşaaya başlanmalı ve bugün hem Şengal’de hem de diğer bölgelerde yaşayan Êzîdîler, Hıristiyanlar, Kakailer, Sabahiler vb. gibi azınlık gruplar korunmalıdır. Azınlıkları koruyamayan hiçbir yönetim demokrasiden söz edemez, bu demokrasinin esaslarındandır. Ayrıca hem Bağdat hem Erbil tarafından Êzîdîlere Irak’ta özel bir statü tanınması gerektiğini düşünüyorum. Bu Şengal’in ayrı bir eyalet olarak ilan edilmesi şeklinde gerçekleştirilebilir.

Örneğin Duhok ve Zaxo yakınlarındaki kamplarda yaşayan 300 bine yakın Êzîdî’yi, Şêxan bölgesine (ki burası Êzîdîlere ait bir bölgedir) yerleştirilebilirler. Böylece sosyolojik anlamda kendi toplumları içerisinde dini ve kültürlerini yaşamaya devam edebilirler. Kamplarda sağlıklı bir toplumsal yaşamı sürdürülebilmeleri mümkün değil. Elbette Şengal’in hızlı bir şekilde yeniden inşaa edilmesi ve Êzîdîlerin oraya geri dönebilmeleri esas çözüm olarak görülmelidir.

Êzîdîlerin, bu soykırım sırasında peşmergenin kendilerini yalnız bırakmasından dolayı Müslüman Kürtlere karşı tepkili olduğu da unutulmamalıdır. Kürdistan’da Êzîdîlerin barış içerisinde yaşayabilmeleri ve bir uzlaşmanın sağlanabilmesi için, bu süreç tüm detaylarıyla açıklanmalıdır. Böylece Êzîdî toplumunun Erbil’e güven duyması sağlanabilir.

Yazarın diğer yazıları

    None Found