Fanteziden Canavara: Siyasalın Yıkımı

Abdurrahman AYDIN

Freud, iki dünya savaşı arası dönemde, o modern atılımları yapmış, Aydınlanma Çağı’ndan (!) geçmiş Avrupa Uygarlığı’nın çok sayıdaki entelektüelinin şaşkınlığı karşısında, Avrupa insanının zannedildiği kadar alçalmamış olduğunu, çünkü zaten zannedildiği kadar yükseklere çıkmamış bulunduğunu belirtiyordu. Yine aşağı yukarı aynı dönemde, aynı dönemsel ruhu paylaşan kimi bilim felsefecileri Viyana Çevresini oluşturarak, dilden metafiziğin arındırılması hareketini başlatacaklardı ve argümanları kabaca şöyleydi: Şu biçimde düşündüğümüz için başımıza bu felaketler geldi; o halde bu düşünüş biçiminden metafiziği çıkarmamız gerekir. Bu akıl yürütmenin mantıksal sonuçları, artık felsefeden vazgeçilmesi gerektiğini vazedecek kadar ileri gidiyordu. Onlarla ilgili olarak da sanırım en berrak eleştiriyi Fransız filozof Alain Badiou getirdi: “Felsefe ne zaman bu kadar güçlü oldu ki? Kibirlerinden vazgeçmemek için felsefeden vazgeçiyorlar.” İşte Freud’un kendi çağına yönelik eleştirisi de Badiou’nun günümüzde geliştirdiği eleştirinin bir benzeri. Kendisini Freud’un tabiriyle “o kadar yükseklerde” gören bir özne söz konusu ki bu yükseklik duygusundan vazgeçmemek için gerçekliğin kendisiyle yüzleşmekten kaçıyor ve dolayısıyla gerçeklikten vazgeçiyor.

Lacan, öznenin kendine dönük bu tutunum halinin ancak çarpıtılmış bir gerçeklikle mümkün olduğunu belirterek, bu hali ‘fantezi’ olarak adlandıracaktı daha sonra. Fantezi, belirli bir simgesel sistemdeki tutarsızlık, dengesizlik, kararsızlık noktalarının üzerini örten bir perde gibi işlev görüyordu ona göre. Kendi simgeselliğindeki yırtıkları başkasına dair hikayelerle yamamak… İşte fantezi denilen şey bu yamalardan oluşur ve özneyi özne yapan kumaşın kendisi değil, bu yamalardır; çünkü bir özne ancak başkalarıyla ilişkilerinde bir öznedir. Kendinde özne diye bir şey yoktur. Özne kendi fantezisinin öznesidir daima. Başkalarına dönük tutumlarının ana kaynağı fantezisidir çünkü.

Freud bir ‘uygarlık mitinin’ eleştirisini geliştiriyordu. “O kadar yükseklere çıkmamışken çıkmış gibi davranırsanız, bütün bu algılarınız gerçekliğin kendisine toslayıp paramparça olduğunda gerçekliğe kızmaya hakkınız yoktur” diyordu. Bugün psikanalitik ve post-kolonyal düşüncenin gelmiş olduğu noktada, bu öznellik biçimlerinin temel yapılarını da çözümleyebilecek bir duruma gelmiş bulunuyoruz. Bu düşünce, bize, kölenin kendi iç tıkanıklığını ve boğuntusunu, efendinin dışsal baskısı olarak kodlamakta gerçekçi olmayan bir tatmin bulduğunu söylüyor. Yani köleyi köle yapan aslında kendi fantezisidir; yoksa efendinin dışsal baskısı, tek başına, en fazlasından onu bir esir, bir tutsak yapabilir. Esir düşmek başka bir şey, teslim olmak bambaşka bir şeydir.

Türk toplumunun genel görünümü böyle bir durum sergiliyor artık. Asla çıkamamış bulunduğu yüksekliklerden dipsiz bir uçuruma doğru yuvarlanıyor bu toplum. Üstelik Freud’un “gerçekliğe tosladığımızda ona kızma hakkımızın bulunmadığını” söyleyen görüşü bile son derece iyimser, hatta naif kalıyor bu toplumun mevcut hali göz önüne alınınca. Gerçekliğe tosladığının bile farkında olamayacağı kadar yutulmuş durumda, çünkü bir kolektif fantezi ya da dilerseniz bir kolektif nevroz tarafından. Ekonomik enflasyon kendi psişik izdüşümü olan bir enflasyon daha yaratıyor: Kendilerini asla olmadıkları bir konumda tahayyül etmeye başlıyor insanlar. Kolektif bir delirme hali, çivisi çıkmış bir dünya… Bir benzerine belki Caligula’nın Roma’sında rastlanabilecek bir toplumsal histeri… İç politikanın dış politikaya ilişkin söylemlerle ve dış politikanın da iç politikaya ilişkin söylemlerle kurulmasının büyük payı var elbette bu histeride. İç ile dış arasındaki ayrımlar silindiğinde geriye sorumluluk duygusu olmayan bir canavar kalıyor; belki Thomas Hobbes’un o büyük Leviathan’ı bir sözleşmeyle dizginlemek gerektiği yönündeki fikri de bu türlü bir canavar imgesinden besleniyordu.

Carl Schmitt, özellikle de Roma’daki ilk ‘cumhuriyet’ deneyiminin ardından dünyanın artık geri döndürülemez bir sürece girmiş olduğunu göz önünde bulundurarak “Siyasal kaderimizdir” diyordu. Çünkü hem öznel düzeyde hem de toplumsal-kolektif düzeyde bir iç ve dış ayrımını, bu türlü bir ‘klasik’ ayrımı yapabilecek tek zemini ‘siyasal’ sağlayabilir bize. Öteki türlü kendi fantezisinin tutsağı durumuna düşmüş ve herhangi bir toplum sözleşmesiyle de bağlanmamış bir Leviathan, yalnızca iştahının sesini dinleyen ‘yasasız’ bir canavar kalıyor geriye. Kendi geçmişinin görkemli (!) günlerini arayan, ama geçmişini ne kadar uzağa fırlatırsa kendisini de o kadar ihtiyar kıldığının farkında olmayan, arzularıyla gerçeklik çatıştıkça daha da saldırganlaşan ihtiyar, huysuz bir canavar…

Yazarın diğer yazıları