Faşizm karşıtı ortak mücadelenin hayatiliği

Türkiye’de savaşın üst boyutlara taşınarak şovenizm ve milliyetçiliğin tüm dayanakları ile kendini gün yüzüne vurduğu zamanımızda HDP’li belediyelere yönelik yeni saldırı sanırım sadece vahşi gerçekliğin küçük bir sonucu. Esas olarak savaşa yatırılan bütçenin, farklı inançlardan ulusların topluluklarından ve farklı kesimlerden insanların egemen iktidarın kaldıracı olmaya devam etmesi durumunda bu sonuçların boyutlanarak süreceği açıktır. Öyleki daha çok emperyalist ve etnik genişlemeyi, ırk üstünlüğünü ve soykırımı teşvik eden Faşizm genellikle erkek üstünlüğünü yapısal bir özellik olarak içinde barındırır. Bu bakımdan halkın her kesimini keskin bir kontrol ve totaliteryan bir devlet aracılığıyla otorite altına almak isteği bir sonuçtur.

Zira faşist ideolojide halka dayatılmak istenen düşünce ve uygulamalardan farklı olan her türlü fikir ve düşünceler baskıcı yöntemler kullanılarak susturulmaya çalışılmaktadır. Toplumu şekillendirmek için şiddet ve baskı, korku psikolojisi, irede kırma, iç ve dış düşman algısı sıkça kullanılan argümanlardır. Faşizm ideolojisinin altın çağını yaşadığı yirminci yüzyılda, Hitler’in Almanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sı, Franco’nun İspanya’sı, Pinochet’nin Şili’si gibi. Her biri farklı coğrafyalarda yer almasına ve farklı kültürel-etnik özelliklere sahip olmalarına karşın hepsinde bir takım ortak faşist özellikler mevcuttur ve günümüz Türkiyesindeki gelişimden farklı değildir.

Zamanında Antonio Gramsci İtalya’da faşizme karşı verilen mücadelenin, özellikle sosyalistler açısından kapitalizme karşı verilen mücadeleden ayrı düşünülemeyeceğini söylemişti.  Dolayısıyla faşizmle mücadele etmeye yönelik olarak ileri sürdüğü strateji de, aynı zamanda İtalya’da kapitalizmi yıpratmaya, sosyalist hareketleri güçlendirmeye yönelikti. Bu bakımdan Gramsci’nin faşizm karşısındaki stratejik hedefinin iki boyutlu olduğu söylenebilir. Bu boyutlardan ilki, aslında bunalımlarıyla faşizme yol açan kapitalizme alternatif bir siyasal rejimin kurulması ve faşizm karşıtı mücadelede sol cephenin işlevselleştirilmesidir. İkinci boyut ise faşizme karşı mücadelede ve alternatif sistemi gerçekleştirmede temelde dayanılacak kesimlerin kimler olacağının belirlenmesidir.

Gramsci’ye göre, işçi sınıfı İtalya’nın düşmüş olduğu durumun sorumluluğunu taşımamıştır. Bu bakımdan Türkiye’deki sol muhalefetin de üzerine düşün sorumluluğu gereğince yerine getiremediği yanlış değildir. HDP’nin dar bir parti örgütlenmesi ve sendika örgütlenmesinin sınırlarını aşarak bir örgütlenme yaratabilme ve tüm muhalefetin birliğini daha geniş bir alanda gerçekleştirme şansı olmasına rağmen daha aktif bir destekten yoksun bırakılması sorumluluğun yerine getirilmemesinden kopuk değildir. Böylece, hem faşist, hem de demokratik liberal burjuvazi karşısında özerk bir mücadele düzenleyerek, işçi sınıfının yeniden alanlara döküleceği siyasal çatışmayı yaratma gücü zayıf bırakılmaktadır. Zira faşizmle mücadelede işçi-köylü ittifakının yanı sıra, başarıya ulaşmak için, faşizm karşısında yer alan tüm kesimlerin, faşizm karşıtı cephe içerisinde güçlerini birleştirmesi başarı için hayatidir.

Bu açıdan faşizm karşıtı mücadelede, aktif bir mücadele içinde olmak temel bir strateji olmak zorundadır. Yani faşizmin normalleşmesinin beklenilmemesi kadar; faşistlerle, faşizme muhalif partiler arasında uzlaşmanın gerçekleşmeyeceğinde her kesimin ikna olmasıda bir o kadar önemlidir. Bu açıdan özellikle CHP açısından pasifizm ve uzlaşma politikaları faşizmi güçlendirmek dışında bir sonuç doğurmamaktadır.

Sonuç olarak; faşizm karşıtı mücadelede aktif siyaset ve mücadele ön plana çıkartılıp her kesimden muhalafetin ortak paydalarda buluşması sağlanmadığı takdirde söz konusu pasif, yani edilgen, durağan tutumun faşizmi giderek daha fazla büyüteceği açıktır. İnisiyatifi faşist harekete bırakan ve kitlelerini edilgenliğe iten pasifizm, faşizm karşıtı cephe içerisinde temel öneme sahip olan işçi sınıfına ve paralel olarak tüm muhalif kesimlere zarar vererek toplumun devrimci sinerjisini tüketecektir. Zira Türkiye’de de faşizmin normalleşmesini beklemek, dizginleri faşizme bırakmak demektir. Bu açıdan hiç bir zaman olmadığı kadar şimdi kesintisiz ve kapsayıcı bir faşizm karşıtı cephenin aktif mücadalesine ihtiyaç olduğunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var.

Yazarın diğer yazıları