Faşizm, politik çölleşme, umutsuzluk

Türkiyede otoriter devlet sistemi son yılların en derin yapısal krizini yaşıyor. Üstelik çift taraflı keskin bir bıçak üzerinde dans ederken bu bıçağın her an kendisinide kesebileceğinin farkında. Sömürü sistemini derinliğine ve genişliğine geliştirmek için kriz hali sisteme muazzam zemin sunuyor. Bu anlamda kriz, toplumu zorbalıkla yönetmeninin en verimli toprağı olurken diğer taraftan faşizm için toplumsal muhalefet ve devrimci gelişmelere olanak sağladığından ölümcüldür. Bu nedenle Türkiye’deki faşist iktidar bu süreci ikinci kurtuluş savaşı, ölüm kalım süreci olarak nitelendirmektedir. Çareyi ise milliyetçiliği kışkırtmakta, gündemi tamamen savaş yaparak halkın nabzını kontrol altında tutmada görmektedir. Halihazırda gücü kontrolu elde tutmanın en kolay yolu olarak kendi yurttaşını kandırmak, hınç ve öfkeyi yükselterek kitleleri yönetmek bir geleneğe dönüşmüş durumda. Zira dikta rejim hayatlarımıza hakim kılınırken; düzen ve iktidar tiranik emirlerle, itaatla sağlanmak isteniyor. Biat eden, onursuzlaştırılan insanlardan bir toplum korku ile yaratılırken, buna karşı duran ve durma potansiyeli olan herkes sorgusuz sualsiz etkisizleştiriliyor, sürgüne mahkum ediliyor veya açık cezaevine dönüştürülmüş ülkenin küçük yoğunlaştırılmış cezaevlerine konuluyor.

Nihayetinde kendi yaşanmışlıklarımızdan da iyi biliyoruz ki bu ülke ne ölüm oyunlarına ne de her türden zulme yabancı olmayan, vahşete ve ölüme alıştırılmış bir hayatı yaşıyor. Çok yönlü sonuçları; çokça acı, çokça ıstırap ve gözyaşı, çokça kin ve nefret olarak yansıyor.

Öncelikle devlet; topluma rağmen oluşturulmuş ve toplumu baskılayarak hayatta kalan bir iktidar biçimidir. Devlet eliyle faşizmi kurumsallaştıran bir diktatöryel rejimde toplumsal adalet, özgürlükler, çoğulluk sağlanamayacağı gibi toplum buna ikna edilir. İşte AKP iktidarının toplum mühendisliği pratiği de burada devreye girmektedir. Uyguladığı strateji ve algı operasyonları ile toplumun zihni dumura uğratılmakta, sorgulamayan, sunulan her şeye rıza gösteren bir hakikat yaratılmaktadır. Öyleki gerçek ustalıkla manipüle edilmekte; hakikatler yalana dönüşürken, yalanlar ise en büyük hakikat olarak sunulmaktadır. Bu bakımdan faşist iktidarın geliştirdiği muazzam nizam ve intizam dayatması içinde çoğulluğun ve özgür düşünüşün varlık gerekçesi olduğu kamusal alanın yok edildiğine, her gün biraz daha politik bir çölleşmenin yaratıldığına tanık oluyoruz. Kuşkusuz zulüm geleneklerinin tüm tecrübesi, bilgisi ve fetih ruhuyla kıyım yapmaktan hiç geri kalmamış bir zihniyetin karanlığı içinde; siyasal cinayetlerin, katliamların, yargısız infazların, ırkçılığın gölgesinde politikadan ve politik özgürlükten bahsetmek zaten mümkün olamaz.

Tarihsel örneklerden çokça biliyoruz ki faşist kurumlaşmanın en belirgin özelliklerinden biri belkide birincisi farklılıklardan nefret etmesi ve tektipleştirmeyi hayatın merkezine oturtmasıdır. Faşizmin tarihi insanın insana uyguladığı acımasızlığın tarihi olduğu kadar insani erdemlerin yerini vahşete bıraktığı bir tarihtir. Öyleki bu vahşet; vahşeti uygulayanın da maruz kalanın da insanlığından eksiltmekte, umutsuzluğa sevketmektedir. Şiddetin bulaştığı her zihinde; öfke, intikam, yıkım, kin ve umutsuzluk kendini konuşturmaktadır. İnsanların gelecekten beklentileri öylesine yok edilirki hiçbir şeyin değiştirilemeyeceğine dair hakim düşünce insanları varolana mahkum olduklarına daha da kötüsü bunun kurtuluş olduğuna ikna eder. Tıpkı George Orwell’in 1984 isimli kitabında anlattığı Hakikat Bakanlığının fazlasıyla hayatımızın içinde olması gibi. Erdoğan’ın her arzusunun ideolojik bir ön kabul halini alması bunun en çıplak ifadesi olarak görünüyor. Zira Erdoğan ve AKP iktidarının ortaya attığı her şey tüm toplumun uyması gereken zorunlu hareket yasaları haline getirilmiş durumda. Üstelik bunların doğruluğunun ya da yanlışlığının bir önemi de kalmamış gibi görünüyor. Belirli bir çerçeveye uydurulduğu sürece söylenen herşey geçerli yasalar halini almaktadır. Bir gün birşey söyleyip ertesi gün onu reddetmek sorun olmamaktadır, çünkü önemli olan otoriter liderin arzuladığının hayat bulmasıdır. Giderek bireyi ortadan kaldırarak fuzuli kılmak faşist nefretin en doğal sonuçlarından biri haline gelmektedir. Artık zorunluluk adına yalana boyun eğen, düşünce ve iradesi yok edilmiş bir toplum yaratım süreci işliyor.

Her şeyi mümkün ve mubah sayan, kendi bencilliğine hapsolmuş, kendine ve yaşama dair ahlaki sorumluluğunu yitirmiş bana dokunmayan bin yaşasın ayarında ki böylesi bir toplum kuşkusuz faşizmin en doğurgan toprağıdır. Bu toplumun ideal insanı her şeye rıza gösteren insandır. Bir tür ‘düşünmeyeceksin’ buyruğu altındaki insan modeli idealize edilmekte, sorgulayanın ise beynine ve ruhuna ket vurulmaktadır. Kafka’nın ‘Dava’sındaki gibi bir zorunluluk yüzümüze çarpılmaktadır. Davada Josef K’ya cezaevi rahibi ‘herşeye gerçek değil zorunlu gözüyle bakmak gerek’ der. Bir zaman sonra zorunluluk adına her şeye boyun eğmek ve hatta yüceltmek doğal görünmeye başlar. Sonuçta K bile kendi infazını düzenin zorunlu bir parçası, direnmeden teslim olmayıda görevi olarak kabullenir.

Açık ki otoriter faşist devletin geliştirdiği iktidar ve kişiliksizleştirme biçimlerinden kurtulmak için daha fazla cesaret ve düşünce gücü kadar tarihsel bir sorumluluk duygusu gerekiyor. Zira militarizmin maskeli binbir yüzüyle ölüm taşıdığı hayatlarımızda özgür ve umutlu olmak öyle kolay değil. Bunun değişmesini istemekte yetmez, kararlı bir mücadale ruhu, direniş cesareti göstermek şarttır. Bir yandan içinde yaşadığımız dünyadan kendimizi sonuna kadar sorumlu hisseden, diğer taraftan her gün canice edimlerin kol gezdiği dünyamızda hakikat diye sunulanı radikal bir eleştiriden geçirip hissiyatımızı kaybetmemek aslolandır.

Bu bakımdan verili olan içindeki değişim olanaklarını görmek, eylemde bulunmak ve farklı bir dünyanın mümkün olabileceği inancını, azmini ve umudunu kaybetmeden soluk almak önemli bir çıkış noktası olabilir. Yeryüzünün tümünde insanın yeni bir şeyler başlatma ve eylemde bulunma kapasitesi yok edilmedikçe, vicdanlar tamamen kurutulmadıkça umudu büyütmek bir direniştir. Sonuçta zaman anlayan ve hisseden yüreklerin zamanıdır. Zaman; Benjaminin kelimeleriyle geçmişin tüm çirkinliklerinin geleceğin güzelliklerinin kışkırtıcısı olduğunu unutmadan daha fazla mücadale, daha fazla cesaret, daha fazla eylem zamanıdır. Nihayetinde bizler Josef K değiliz; ruhuyla, beyniyle, bedeniyle direnen, yaşayan insanlarız.

Yazarın diğer yazıları