Faşizme karşı demokratik siyasetle direnişi sürdürmek

‘Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım, Kürdistan’ı özgürleştirelim hamlesi’ 26 Mayıs 2019 tarihinden itibaren farklı bir mücadele aşamasına ulaştı. Kürt Halk Önderi Reber Öcalan’la yapılan 2 avukat görüşmesi ardından tarihi açlık grevleri ve ölüm orucu eylemi tamamlandı.

Reber Öcalan’ın her 2 görüşmede yansıyan düşünce, tutum ve önerileri bu sürecin temel karakterini bir kez daha bizlere hatırlattı: Kürt ve diğer ezilen halkların varlık ve özgürlük değerlerine karşı yürütülen savaş konseptine karşı mücadelenin derinleştirilmesi, büyütülmesi için herkesin sorumluluk üstlenmesi gereken bir döneme girilmektedir. Reber Öcalan etrafında örülmek istenen tecrit duvarlarının sergilenen büyük direniş duruşuyla kırılmasına karşılık, o da toplumun ve mevcut sorunların çözüm gücü olan toplumsal güçlerin ayaklarındaki zincirleri ve tecrit bağlarını parçalayarak herkese cevap olmaktadır.

Büyük açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerinin önemli sonuçları yaratması, tecridin kırılması kadar bundan sonraki sürecin gelişimi de oldukça hassas ve önemli olmaktadır. Türkiye’deki AKP-MHP iktidarı Kürt karşıtı merkezli savaş politikasında ısrarlı oldukça daha da batacağı, iktidarını kaybedeceği anlaşılmaktadır. Bunun kendiliğinden olmadığı, demokratik direnişle bunun yaratıldığı da anlaşılmıştır. Türkiye’de faşizm, savaş, yıkım, inkar olmadan Kürt sorunu başta olmak üzere birçok sorunun çözümünde demokratik toplum inşasının ve siyasetinin ne kadar etkili, belirleyici olduğunu 2014 yılına kadarki diyalog arayışı sürecinde gördük. Ancak Ortadoğu’nun devletlerarası paylaşım hesapları içinde Türk devletinin kendi yerini ve rolünü eski inkar ve imha çizgisine dönme temelinde belirlemesi, bu temelde Kürt halkı başta olmak üzere tüm demokratik kesimleri kırımdan geçirmesi başaşağıya gidişin taşlarını oluşturdu.

Bu iktidarın kendi iktidarını korumak ve yaşatmak için her şeyi bir kullanım nesnesi gibi ele alması, Erdoğan-Bahçeli iktidarının Reber Öcalan ile en doğal hak olan avukat görüşmelerine ‘izin verdiğini’ yansıtması çabasına rağmen, Kürt gerçekliğine yaklaşımında çözümsel yaklaştığını ve toplumun demokratikleşme taleplerine cevap olmak istediğini düşünmek doğru olmayacaktır. Reber Öcalan ile yapılan avukat görüşmeleri elbette ki çok önemlidir. Ancak onun da avukatlarına belirttiği gibi devletin ve toplumun gerçekten tüm sorunların çözümünü isteyip istemedikleri, ‘toplumsal uzlaşı temelinde onurlu bir barış hedefli’ bir süreci yaratıp yaratmayacaklarına dair ‘30-40 günlük’ süreci görmek önemli olmaktadır. Bir toplumsal müzakere deneme süreci, hatta sınavı bizleri beklemektedir.

Devlet açısından bu süreç nasıl ele alınacak, bu bu süreçte ortaya çıkacaktır. Ancak bundan daha önemli olan bir diğer boyut ise toplumsal kesimlerin, toplumsal siyaset güçlerinin bu süreci nasıl ele alacakları, varlıklarını korumak kadar seslerini, tutumlarını, çözüm duruşlarını ortaya nasıl koyacaklarıdır. Erdoğan-Bahçeli iktidarı açısından savaşa, işgale dayalı politika devrededir. Kuzey’de demokratik haklara dönük saldırıların durmayacağını hepimiz biliyoruz. Yine Güney Kürdistan’ın işgali, Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük çeteler ve askeri saldırılarının devamlılığı, yine faşist yapılanmanın kurumsal ve sistemsel bir hale getirilmesine dönük politikaların devam edeceği anlaşılmaktadır.

İşte bu noktada toplum ne yapacaktır? Demokratik siyasetin güçlü, örgütlü bir şekilde uygulanmasına, devlet dışı-iktidar dışı bir güç olarak kendini hissettirmesine geçmişten daha fazla ihtiyaç olduğu açığa çıkmıştır. İktidar güçlerinin faşizm temelinde saldırısının kötülüğünü ortaya koymak kadar, buna karşı esas kötü olanın toplumun zayıf olması olduğunu bilmemiz gerekir.

Türkiye açısından iktidar dışı toplumsal yapıların dağınıklığını aşmasını, toplumla hakikat bağlarını kurarak siyaset yapmasını iktidar güçleri dışında herkes istemektedir. Reber Öcalan 2 Mayıs 2019 görüşmesinde 7 maddelik çözüm çerçevesinde ‘bu tarihi süreçte derin bir toplumsal uzlaşıya ihtiyaç olduğunu’ belirtti. Öcalan, toplumdaki zayıflığın bu olduğunu ortaya koymaktadır. Toplumsal yapıların, demokratik siyaset etrafında değil de, iktidar güçleri etrafında toplanmasının tehlikesini göstermektedir. Açık ki iktidar güçlerinden kopamamış olanlar ne siyaset yapabilirler, ne dayatılan toplumsal kırıma karşı durabilirler, ne de nefes alabilirler. Bu nedenle Reber Öcalan’ın toplum güçlerine dönük çağrısı buna dönük olduğu anlaşılıyor: Kendinizi faşizme karşı zihni, ruhi, fiziki, eylemli olarak güçlendirmelisiniz…

Yazarın diğer yazıları