Faşizmi yıkma mücadelesi yaratıcı eylemlerle süreklileştirilmelidir

Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım hamlesi kış ve baharda AKP-MHP ittifakına dayalı faşist iktidara önemli darbe vurmuştur. AKP-MHP faşist ittifakı ilk defa yıkılma korkusuyla karşılaşmıştır. HDP’nin Kürdistan’da kayyumları kovma, Türkiye’de AKP-MHP faşizmine kaybettirme politikasının başarıya ulaşmasını bu devrimci hamle sağlamıştır. Türkiye’nin metropollerindeki milyonlarca Kürt tecridi kıralım, faşizmi yıkalım hamlesinin ortaya çıkardığı öfke ile AKP-MHP ittifakına büyük bir şamar vurmuştur. Türkiye’de iktidar olmanın dayanağı olan tüm şehirlerde cumhur ittifakı denilen AKP-MHP faşist ittifakı kaybetmiştir. Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım devrimci hamlesi faşist ittifakın bekaya dayandırdığı politikasını yenilgiye uğratmıştır. Böylece ellerinde kalan tek silah olan şovenizmi şahlandırıp iktidarda kalma politikası büyük darbe yemiştir. Öyle bir darbe yemiştir ki AKP-MHP faşist ittifakının yapamayacağı düşünülen İmralı’nın kapıları aralanmıştır. Leyla Güven ve zindan direnişçilerinin öncülük yaptığı, Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin desteklediği, Beyaz Tülbentli anaların zirveleştirdiği devrimci hamle ile İmralı kapıları açılmak zorunda kalmıştır. Bu da AKP-MHP faşizminde ciddi bir gedik açılması demektir. Düne kadar Önder Apo hakkında en ağır hakaretlerde bulunan Devlet Bahçeli’nin “avukat ve ailesiyle görüşebilir” demesi, direnişin gücünü ve etkisini göstermektedir.

Kuşkusuz tecrit tümden kalkmamış ama direniş tecridin sürdürülmesini zorlaştırmıştır. Hukuk dışı ve gayri meşru olan tecridi sürdürmek bu iktidarın gerçek yüzünü ortaya koyacak ve teşhirini derinleştirecektir. Faşizm yıkılmamış ama içerde ve dışarıda en zayıf konuma düşürülmüştür. Faşizme karşı seslerin yükselmesi, faşizme karşı yürütülen mücadelenin etkili olması ve bu iktidarı zayıflatmasıyla ilgilidir. Kendini yıkılmaz olarak gösteren bu faşist ittifakın ömrünün uzun olmadığı görülmüştür. Faşizme karşı direniş faşizmin saldırılarını artırmasına yol açmış; insanlık dışı, çirkin, baskıcı yüzü her kesimde teşhir olmuştur. AKP içinde mevcut faşist ittifaklara karşı yükselen sesleri de ortaya çıkaran bu direniş olmuştur. Direniş her zaman faşizmin, sömürücü ve baskıcı iktidarların maskesini düşürür. Bu iktidarın her türlü meşruiyet dayanaklarını ortadan kaldıran, çıplak zoruyla ortada bırakan bu direniştir. Çıplak zoruyla ortada kalmış hiçbir iktidar da özellikle günümüzde ayakta kalamaz.

AKP-MHP faşizmi sersemlemiştir

Şu açıktır ki, günümüzde artık faşist iktidarlar bile kendilerine meşruiyet zemini aramak zorunda kalıyorlar. Günümüzün faşizminin böyle bir farklı yüzü vardır. Bu nedenle sahte, ayarlanmış, hileli seçimlerle kendilerine meşruiyet sağlamaya çalışırlar. Çünkü seçimle meşruiyet kazanmadan ayakta kalmayacağını bilirler. AKP iktidarı toplumda teşhir olup 7 Haziran’da iktidardan düştükten sonra seçimler bu iktidara meşruiyet aracı olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Bu nedenle seçimle kaybetme seçeneği tümden bir tarafa bırakılmıştır. Seçimle gitmeyecek bir iktidar düzeni kurulmuş, seçimler de buna göre ayarlanmıştır. Ancak direniş bu iktidarı teşhir edip 7 Haziran sonrasında iktidardan düşürdüğü gibi bu defa da meşruiyet aracı olarak kullandığı seçim aracını da elinden almıştır. Direniş seçimlerin faşist iktidarlar için bir meşruiyet aracı olarak kullanmasının da önüne geçmiştir. Böylece AKP-MHP faşizmi meşruiyet aracını da kaybedince sudan çıkmış balığa dönmüş, sersemlemiş, iktidardan düşmüştür. Diğer büyük şehirlerle birlikte İstanbul’u kaybetmiş bir siyasi güç ne yapsa da iktidarda kalamazdı. Bu nedenle YSK’ya baskı yapıp İstanbul seçimini iptal ettirmişlerdir. Yapılacak seçimde İstanbul’u kazanıp iktidarlarını topal ayakla da olsa sürdürmek istemektedirler.

Ancak halkın faşizmi yıkma mücadelesi durmayacaktır. Halklar şunu görmüştür: Mücadele edilirse faşizm geriletilebilir, yıkılabilir. Özellikle bu düzeyde içerde ve dışarıda teşhir olmuş, kendi içinde parçalanmış bir siyasi hareket ayakta duramaz. AKP gibi ontolojik(varlık) temellerini kaybetmiş, her konuda eksen kaymasına uğramış bir iktidarı hiçbir güç ayakta tutamaz. Varlık temellerini kaybetmiş bir organ, siyasi güç ya da canlı ancak payandalarla ayakta kalabilir. Bunun da bir sınırı vardır. İşte AKP bu sınıra gelmiş dayanmıştır. Dolayısıyla bu iktidar uzatmaları oynamaktadır. Birkaç yıldır ayakta kalmak için sarıldığı güçler şimdi AKP iktidarının en temel zayıflama etkeni haline gelmiştir. Yani payandalar bel vermiş ve çökmek üzeredir. Bu tabi aynı zamanda Tayyip Erdoğan şahsında somutlaşan otoriter ve Kürt düşmanı iktidarın çökmesi olacaktır. Tabi ki şimdiye kadar büyük bir irade ile yürütülen özgürlük ve demokrasi mücadelesi sürdürülürse.

Gandhi’nin Tuz yürüyüşü

Bu açıdan tecridi kıralım, faşizmi yıkalım mücadelesi gevşetilmeden farklı yol ve yöntemlerle sürdürülmelidir. Önder Apo açlık grevi ve ölüm orucu ile yapılan eylemleri yeterli bulmuştur. Ancak Mahatma Gandhi örneğini vererek artık yapılması gerekenin toplumsal mücadele olduğunu belirtmiştir. Mahatma Gandhi on milyonları harekete geçirerek sonuç almıştır. Tarihin en büyük toplumsal hareketlerinden birini yaratmıştır. Vergi vermeyi reddeden Tuz Yürüyüşü ile İngiliz sömürgeciliğini nasıl salladığına ve meşruiyetini ortadan kaldırdığına tüm dünya şahit olmuştur. Kürdistan’da Tuz Yürüyüşü gibi öyle onlarca toplumsal neden vardır ki, iyi bir öncülük toplumu mücadelesiz bırakmaz. Örneğin bugün Kürdistan’da temel sorunlardan biri keyfi gözaltılar ve tutuklamalardır. Dünyada en gayri meşru ve gerekçesi olmayan tutuklamalar Kürtlere yönelik yapılmaktadır. Sadece Kürt halkının özgürlüğü ve demokratik yaşamı konusunda duyarlı olduğu için binlerce insan tutuklanmaktadır. İsteniyor ki toplumda Kürdün varlığı, hakkı, hukuku, özgür ve demokratik yaşamı, haklılığı tartışılmasın. Kürtlük de Kürtlüğün hakları da unutulsun. Gözaltı, tutuklamalar ve işkenceler bunun içindir.

Bugün Türkiye’de herkes yargının siyasallaştığını ve iktidar elinde rakiplerine karşı bir silah olarak kullanıldığını kabullenmektedir. Tüm dünya da, Türkiye’de yargının hiçbir faşist iktidarda olmadığı kadar iktidarın denetiminde olduğunu kabul etmektedir. Gerçekten de hiçbir padişah, kral, emir ve şah Tayyip Erdoğan kadar yargıyı denetimine almamıştır. 12 Eylül faşizminde de yargıçlar yasaya göre hareket ediyorlardı. Tabi yasalar faşist ve soykırımcı olduğundan, 141., 142., 171., 125. ve 146. gibi maddeler bulunduğundan buna göre karar veriyorlardı. Mutlaka bir delil arıyorlardı. Tayyip Erdoğan faşizminde tutuklanmak ve ceza almak için delil olması gerekmiyor. İktidarlığı için tehdit kuşkusu yeterlidir. Türkiye’de yargının hiçbir meşruiyeti ve itibarı kalmamıştır. Osmanlı ve T.C tarihinde yargı ilk defa bu kadar dibe vurmuştur.

Yargının geldiği durum ve teşhir olması AKP iktidarının ayakta kalmasını tümden ortadan kaldırmış bulunmaktadır. İşte bu nedenle Türkiye’de halkın ve dış kamuoyunun gözünü boyamak için yargı reformunu gündeme getirmişlerdir. Kesinlikle bir yargı reformu olmayacaktır. Sadece günü kurtarma ve göz boyamayı hedefleyen bazı adımlar atacaktır. Ancak bunlar Türkiye’deki yargıyı, hukuksuzluğu temize çıkaramaz, bu kurumlara meşruiyet ve itibar kazandıramaz.

Bu açıdan faşizmin en zayıf yanı yargı alanıdır, hukuksuzluğudur. Kürdistan’da da Kürt halkı gözaltı ve tutuklamaların keyfi olduğunu görmüştür. Zaten faşizm ve soykırımcı sömürgecilik en fazla yargı silahını kullanmaktadır. Bu açıdan faşizmin yargıyı kullanmasına karşı mücadele faşizme karşı mücadele açısından çok önemlidir. Zaten tecrit de faşizmin yargıyı kullanmasıyla sürdürülmektedir. İmralı’nın bağlı olduğu savcılık hiçbir gerekçeye dayanmayan sürekli avukat ve aile yasağı getirerek AKP-MHP faşizminin politikalarına yargı kılıfı geçirmektedirler. “Koster bozuldu, hava bulutlu, kosteri kullanan kaptan hastalandı” gibi uydurma gerekçeler de ancak yargının tamamen iktidarın elinde olduğu yerlerde öne sürülebilir.

Erdoğan yargısının tüm maskeleri düştü

Yargının iktidar tarafından en son kullanılışı da İstanbul seçimlerinin iptali olmuştur. Burası zurnanın zırt dediği yerdir. Bundan ötesi yoktur. Kürdistan’da bu yargı zaten görülmedik biçimde keyfi kullanılıyordu. 2009 yılında Fetullahçılarla birlikte nasıl KCK operasyonları yaptıkları unutulmadı. 2016 sonrası da belediye eşbaşkanları, milletvekilleri ve binlerce siyasetçi tamamen Erdoğan’ın Saray Gladyosu’nun talimatıyla iş yapan sözde mahkemelerde tutuklandı. 31 Mart seçimlerinden sonra Kürdistan’da birçok belediye başkanlığının KHK gerekçesi ya da başka nedenlerle HDP’nin elinden alındığını herkes gördü. Tabi Kürdistan’da olunca normal görülen bu durum İstanbul seçimleri söz konusu olunca AKP ve Tayyip Erdoğan yargısının tüm maskeleri düştü. Aslında bu bir yönüyle de AKP iktidarının kendini bitirdiği noktaydı. Eğer iyi mücadele edilirse aldırdıkları bu karar onları bitirecektir. İstanbul seçimlerinin iptalinden sonra bu iktidar artık ayakta kalamaz. Ancak demokrasi güçleri öyle örgütlü hareket etmeli, birliklerini güçlendirmeli ki, AKP iktidarı kaybettiği seçimi bir daha gasp etmesin. Bunun için hem sandığa gitmek hem de sandığı sahiplenmek gerekir.

HDP 31 Mart’taki stratejisini sürdüreceğini söyledi. HDP bunu CHP ya da şu parti ya da kişi için yapmıyor. Demokratikleşme için yapıyor. Çünkü zulüm düzeninin sona ermesi ve demokratikleşmenin önünün açılması için bu iktidarın gitmesi gerekiyor. Bu iktidardan en fazla Kürtler ve demokrasi güçleri zarar görüyor. Tabi ki hiçbir çevre Kürtler kadar bu iktidarın zulmüne maruz kalmadı. Kürtlere hiçbir dönemde bu kadar açık düşmanlık yapılmadı. Bu açıdan Kürtlerin İstanbul seçimlerinde nasıl tavır takınacağını tartışmak bile abesle iştigaldir. Kürtler bir politik tutum altında soykırıma uğratılmaktadır. O nedenle  yerinde ve doğru politika ile bu zulmü durdurmak istiyor. Bu açıdan HDP’nin tutumu Kürtler için en doğru politika olmaktadır. Kürtlerin bunun dışındaki her tutumu zulmü kabul etmek, kafayı soykırım bıçağı altına uzatmak olur.

Türkiye’de demokrasi Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin ortak mücadelesiyle gelecektir. Kürt sorunu da diğer tüm demokratikleşme sorunları da böyle çözülecektir. Kim Türkiye’de var olan sorunları çözmek istiyorsa bunun yolu budur. Bu mücadelenin en önemli ayağı da Kürtlerin mücadelesidir. Kuşkusuz ağır bedelleri oluyor ama Kürdün özgürlük mücadelesinin diyalektiği ve kanunu böyledir. Bu da Kürtler için onurdur. Özgür ve demokratik yaşam için bu mücadeleyi vermek Kürtlerin varlık koşulu ve tarihi sorumluluğudur. Bu açıdan Kürtler için mücadele Önder Apo özgürleşip, Kürdistan özgürleşene kadar sürecektir. Bunun Bakurê Kürdistan’daki yolu da Kürt halkını özgürleştirme ile Türkiye’yi demokratikleştirme mücadelesinin iç içe yürütmekten geçmektedir. Sadece Türkiye’de değil; Irak, Suriye ve İran’da da mücadeleyi bu eksende yürütmek Kürt halkını kalıcı özgür ve demokratik yaşama kavuşturacaktır.

Yazarın diğer yazıları