Faşizmin karanlığına direnmek

Son yüz yıllık tarihi acılarla, gözyaşlarıyla, sürgünlerle, idamlarla dolu olan; hem sürece yaydırılmış fiziki ölüm, hem de sessiz ölüm olarak tarif edilen ve kendine özgü bir derinliği olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalana dönük ağırlaştırılmış tecridin uygulandığı İmralı Sisteminde yaşananlar ve 9 Ekim komplosunun yıldönümü vesilesiyle halkın ortaya koyduğu irade… Bundan üç yıl önce 10 Ekim sabahı barışı haykıran binlere karşı gerçekleşen iktidarın kanlı, kıyıcı, zalim güç gösterisinin sonucunda hayatını kaybeden 103 insanın anmalarına dahi tahammül göstermeyen bir zihniyet… Diyarbakır merkezli TJA, DTK, HDP, DBP ve gazetecilere yönelik yapılan siyasi soykırım operasyonları sonucu 90 kişinin gözaltına alınması ve Kürt siyasetinin soluksuz bırakılma çabalarında ki ısrar… Yargılama konusu yapılmasının tam bir komedya olması gerken barış bildirisine imza attıkları için akademisyenlerin üniversitelerden ihraç edilmesi, tutuklanması ve süregelen yargılamaları…

İnsani taleplerle eylem yapan 3. Hava limanı işçilerinin tutuklanması ve yargılanma süreçlerinin hukuksuzluğu… Çocuklarına değil kemiklerine sarılma umuduyla yıllardır direnen Cumartesi Annelerinin 706. haftasında açık alanda eylem yapılmasına bile tahammül gösterilmemesi… Ölüm evlerine dönüştürülmüş cezaevlerinde saldırıların ardı arkasının kesilmemesi ve bedenini açlığa yatırmış insanların yaşadığı vahşet…

“Mahkeme demek mahkumiyet demek burada. Bu böyle gelmişti geçmişten beri. Yüzyıllık cezaları, müebbetleri, idam fermanlarını gözü kapalı mühürleyen bir adaletti süregelen. Sorgulamadan, sınırsız istenen bir riayet, sessizce işlenen bir cinayetti adalet”. Tutsaklık koşullarında yazdığı ‘Köprüdeki Düşman’ isimli kitabında ülkenin halini özetler gibidir Murat Türk. Zira Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da bu hafta da muazzam nizam ve intizam dayatmaları, operasyonlar, gözaltılar, irade kırma ve şiddet manzaraları ile geçti. Bu bakımdan Türkiye hem yapısal hemde zihinsel özellikleri bakımından derin bölünmeler ve çatışmalar yaşayan fakat tarihsel otoriter yönetim geleneğiyle bu bölünmeleri yok sayan yok saymadığı zamanda zülüm ve kanla bastırmaya çalışan bir ülke.

Kendi tanıklıklarımız ve yaşanmışlıklarımızdan da iyi biliyoruzki  bu tip zalimliğe ve yargılamalara hiç yabancı olmadı bu topraklar. Zira şiddeti, ölümü, adaletsizliği, yoksullaştırılmayı, sürülmeyi çokça yaşadık. İstiklal Mahkemeleri ve yargılamaları, Sıkıyönetim Mahkemeleri ve yargılamaları, Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve yargılamaları bunların tipik örnekleridir. Tüm bu yargılamalarda Kürdün tanımı yokluk üzerine kurulmuştur. Kürdün yaptığı herşey; hayata dair, insan olmaya dair herşey suç kapsamında ele alınmıştır. Yaşamak, örgütlenmek, düşünmek, nefes almak suç kapsamındadır. İnsani, vicdani ve ahlaki seçimlerde bulunmak suç kapsamındadır. Ön kabullerin hakikat haline getirilip her şeyin ona uydurulduğu bir adaletsizlik işlemiştir heryerde. Bir kere hareket noktası bu ön kabuller olunca ya da bu ön kabullere dayandırıldıktan sonra gerçeklik, ne yapıldığı veya ne yapılmaya çalışıldığı yok sayılmıştır. Bu kirli atmosferde korku imparatorluğu büyürken insani olan herşeyi araçsallaşmıştır. İnsanlar artık yavaş yavaş değil hızlı bir şekilde inanmamayı, güvenmemeyi, nefret etmeyi, öldürmeyi, bencilliği, acı çekmeyi, kronik şüpheci olmayı öğrenmiştir.

Kuşkusuz bunların herbiri tekil gelişmeler gibi görülse de aslında iktidarın ve faşizmin muhalefeti adım adım eritmesinin ve kendini kurumsallaştırmasının total ifadesidir. Bu bir savaş stratejisidir ve altın kuralı ise karı gücün direnme gücü ve isteini tamamen kırmaktır. Bu strateji ile insanların itaat edip, hizadan çıkmamasını salamak kadar, devreye konulan, korku ve yılgınlıın sürekliletirilmesi istenmektedir. Belkide tam da bu nedenlerle verilecek mücadalenin ahlaki temellendirmesi; insan olmanın, insan kalmanın koşullarının korunması ve yaratılması olmalıdır.

Faşizmin hayat damarlarımızı kurutmaya ve parçalamaya devam ettiği günümüzde iktidara, ranta ve güce dayanan savaş arzusundan daha güçlü bir arzuyla direnişi, cesareti ve umudu büyütmek şarttır. Sonuçta tüm bu zülüm uygulamalarına ve onun bahşettiği onurlu acılara rağmen hala inanç ve direnme melekesiyle yaşayan insanların olduğunu biliyoruz. Bu vahşet, bu zülüm, bu yaşananlar tarihsel olabilir fakat baki değildir. Aslolan kalıcı olanın adalet arayışı ve daha iyi bir dünya düşü olduğunu unutmadan yaşamaktır.

Yazarın diğer yazıları