Faşizmin kitle psikolojisi

Türkiye açısından tüm ahlaki eşiklerin aşıldığı bir zaman diliminde sanırım en çok kelimeler anlamsızlaşıyor. Son günlerin Türkiye’sinde yaşananlara baktığımızda; Kürtlere karşı kuralsız savaşın giderek derinleştirildiğini, Güney Kürdistan topraklarındaki işgalin giderek genişletildiğini, ekonomik krizin derinleşerek devam ettiğini, Mahmur mülteci kampına bir kez daha vahşice saldırıldığını, insan hayatına saygının kalmadığını, ölüye saygının kalmadığını, farklılılıklara karşı tahammülün sıfır noktasına indirildiğini ve ilginç bir biçimde kitlelerin bu politikalara karşı kayıtsız kaldığı ile karşılaşıyoruz…

Elbette tüm bunların siyasal okuması yine toplumun yeni zulüm uygulamaları ile karşı karşıya kalacağıdır.

Tarihsel pek çok deneyim bugün içinden geçmekte olduğumuz kriz, savaş ve faşizm sarmalının toplum için nasıl bir kıyıma yol açtığını göstermişken; can alıcı soru nasıl olurda tüm bunlar çoğunluk tarafından sorgulanmaksızın kabul edilir hale gelmiştir. Kuşkusuz bu deneyimler aynı zamanda iktidarın çıkarları doğrultusunda geniş kitlelerin algılarının nasıl teslim aldığını, düşüncelerinin nasıl şekillendirildiğini ve yönlendirildiğini anlamamızı da sağlıyor.

Nitekim günümüzde Kapitalist sistemin tarihsel krizlerine bağlı olarak gelişen emperyalist yeni politika ve savaşlar dünya düzleminde bariz bir otoriterleşme eğilimi yaratırken bunun Türkiye örneğinde yaşanan faşist tırmanış ve totaliterleşme bir kez daha algı ve düşünce dünyasıyla oynanan kitlelerin kendi mezarlığını yarattığının en iyi örneklerinden birini göstermektedir.

Faşist ideoloji hatırlanırsa hem İtalya’da hem de Almanya’da, toplumun en umutsuz ve öfkeli kesimlerinde karşılık bulmuştu. Umutsuz kitleler düzen, otorite, üstünlük gibi kavramlar çarpıtılarak etkiye açık hale getirilmiş, Faşizm kitlelerin aklına değil duygularına, beklentilerine ve inançlarına hitap etmişti. Mussolini, “Kitleler sadece basit ve uç duygulara aşinadır.

Onları sadece imajlar etkiler” derken, Hitler ise Kavgam kitabında, doğru kitlesel psikolojik taktiği gerçeklerden vazgeçmek ve “büyük hedefi” durmaksızın kitlelerin gözünün içine sokmak olarak tanımlıyor ve kitlelere gerçeklerle değil, duygularla ve inançla yaklaşılması gerektiğini vurguluyordu. Böylelikle faşist düşünüş biçimi, kriz ve savaşın kitlelerde yarattığı umutsuzluk üzerinden yükseliyordu.

Hayatları boyunca ezilen, hor görülen, yoksulluğa, sefalete mahkum edilen toplum, adına ne denirse densin ezilmenin, açlığın, sefaletin olmadığı farklı bir düzen özlemi duyuyordu. Ne yazık ki faşist demagojiyle zihinleri teslim alınan kitleler, faşist ideolojinin çelişkilerini ve faşizmin, kapitalizmi en vahşi, en korkunç yöntemlerle sürdürme çabası olduğunu göremiyorlardı.

Tüm bunlar tıpkı bugünün Türkiyesindeki Erdoğan iktidarının demagojik söylemleri ile kitleleri, işsizliği azaltma, istikrar, Türkiye’nin büyümesi vaatleriyle arkasına takmaya çalışmasını hatırlatıyor. Mesela AKP’nin aile kurumuna ve kadın erkek ilişkilerine vermeye çalıştığı biçim faşist ideolojinin “aile yapısını koruma” amacıyla örtüşmektedir. Ailedeki baskının kırılması ve gerek gençlerin gerekse kadınların kendi haklarını bilen bir birey haline gelmesi, otoriter düzen yanlıları için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Aileyi devletin temeli olarak sağlamlaştırmak aynı zamanda çok çocuk politikası ile birlikte yürütülmektedir. Faşizmin geliştirdiği devlet otoritesine bağlılık günümüz Türkiyesindeki Erdoğan ve reise bağlılıkla aynı psikolojiyi ifade etmekte ve toplumun psikolojisinin nasıl belirlendiğinin bir göstergesi olmaktadır.

Günümüzde AKP ve Erdoğan, tepeden krizler eşliğinde toplumu korkutup, ideolojik aygıtları devreye sokarak çok yönlü manipülasyondan geri durmuyor. Diğer taraftan biliyoruz ki insanlığın ortak değerleri asla salt ırk ve bayrak üzerine yükselmemiştir. Aksine acı, sevinç, keder, sevgi, ortak amaç ve değerler en kötü koşullarda bile önceliğini korumuştur. Yeniden başlamak tekrar tekrar mücadaleye sarılmakta aynı gerekçelerle insanlığın en asli umudu olmuştur. Bu bakımdan Türkiye’de faşizmin oluşturduğu politik denklemler anlaşıldığı oranda buna karşı doğru bir mücadele stratejisine ulaşılabilineceği yanlış değildir.

Yazarın diğer yazıları