Faşizm hakkın güce orantılandığı sistemdir

1991 yılının temmuz ayıydı. Şırnak Tugayında gözaltındaydım. Öyle sanıyorum ki yaklaşık iki aydır gözaltındaydım. Gözaltındayken insan zaman duygusunu kaybediyor. Ancak tutuklanıp cezaevine gönderildiğimde toplamda üç ay gözaltında kaldığımı öğrenebilmiştim. Şırnak Tugayındaki bu gözaltı merkezi yerin altında, dağın altında bir yere yapılmış, yüzlerce insanın toplanabileceği bir alandı. Gözaltı sürecimin sonlarına doğru artık gözlerimi bağlamadıkları için görebiliyordum bunları. Gözlerini bağlamaktan vazgeçtikleri insanları öldürdükleri bilgisine sahiptim. Daha önce sıkı sıkı bağladıkları gözbağlarımın önce gevşek bağlanmaya başlandığını, sonra ara ara gözlerimin bağlanmadığını, sonraları ise gözlerimi bağlamaktan tamamen vazgeçtiklerini fark ettiğimde ölüm fermanımın verildiğini anlamıştım. Gözaltında gözleri bağlanmayanların infaz edildikleri bilgisine sahiptim. Beni infazdan kurtaran şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Ailemin, arkadaşlarımın benim gözaltında olduğum yeri tespit etmiş olmaları, basında çıkan haberler, gözaltına alındığımı gören tanıkların konuşması mı etkili olmuştu…

Şırnak Tugayındaki bu işkence merkezi tam bir fabrika gibi çalışıyordu. Duyduğum çığlık seslerinden sabah mesainin ne zaman başladığını, öğle yemek arasının ne zaman verildiğini, akşam mesainin ne zaman bittiğini anlayabiliyordum. Gözleri bağlı zihnim, bir süre sonra bu rutini fark etmiş ve bunu bir zamanı ölçme aracına dönüştürmüştü. Yine bir temmuz ayındayız aradan yirmi altı yıl geçmiş. Bu işkence fabrikasında yaşananları anlatmaya hiçbir kelimenin, hiçbir dil ustalığının, hiçbir anlamlı sözcükler bütününün yeteceğini sanmıyorum. Burayla ilgili çok defalar yazmayı düşündüm fakat her seferinde ne anlatırsam, nasıl anlatırsam eksik kalacağını düşündüm. Belki de göz bağlarımın gevşek bağlandığı ve içinde bulunduğum ortamı, işkencecileri, işkence edilenleri görmeye başladığım zamanlarda gözlemlediğim bir olayın dehşeti bütün burada yaşananları anlatmaya yetecek sözcük bırakmadı bende.

Burası gerçekten bir fabrikaydı ve türlü işkencenin uygulandığı bu tezgahlarda çalışanlar insan değil birer robottu. Robotu mecaz anlamda kullanmıyorum. İşkencecilerin gerçekten bir robot olduğuna inandırmıştım kendimi. İnsan olmaları mümkün değildi. Bir canlıya, en azından kendi türdeşine bütün bunları yapanın insan olmasını hafzalam kabul etmiyordu. Bir gün işkence tezgahlarının ustabaşısı olan komisere bir telefon geldi. Komiserin yüzüne o güne kadar görmediğim bir şaşkınlık, korku, acı ifadesi gelip yerleşti. Ahizeden gelen cılız sesi rahatlıkla duyabiliyordum. Uzun süre gözlerin kapalı kalması, tek yol göstericinin duyulan sesler olması insanda çok cılız sesleri de duyabilme kabiliyeti geliştiriyordu. Telefondaki ses komiserin eşinin sesiydi. Kadın ağlayarak, çığlık çığlığa kocasına oğullarının merdivenden düştüğünü, kafasının yarıldığını, hastanede olduklarını  anlatıyordu. Komiserin yüzündeki korku, acı, kaygı ifadesi beni dehşete düşürmüştü. Komiser bir robot değil, bir makine değil, bir insandı. Düşüp yaralanan, hayati tehlikesi olan oğlu için endişelen bir babaydı. Bir eşi, bir oğlu, bir ailesi vardı. Bu olaydan sonra büyük koyu bir uçuruma yuvarlandım. 

Artık bu işkence fabrikasında gördüklerim, yaşadıklarımla baş etmeyi beceremiyordum. Yıllar sonra yazdığım bir senaryoda, işkencecisini kaçırıp bir bodruma kapatarak onu sorgulayan adam işkenceci polise şöyle bir soru soruyordu. “Bir ailen var mı komiser? Bir eşin, bir çocuğun var mı? Akşam işten çıkıp evine gittiğinde sana kapıyı açan birileri? Ellerini yıkayıp sofraya oturduğunda karın sana ‘bugün işler nasıl gitti?’ diye sorduğunda nasıl bir cevap veriyorsun komiser?”

Şimdi 2017 yılının temmuz ayındayız. Benim robot sandığım işkenceciler artık Şırnak Tugayı’nın yeraltındaki işkence merkezinde değiller. Yaşamın her yerine dağılmışlar. Polisler, öğretmenler, doktorlar, berberler, lahmacuncular, gişe memurular. Yaşamımızın orta yerindeler. Televizyon ekranlarından, gazetelerden aleni işkence talimatları veriyorlar, işkenceleri alkışlıyor, teşvik ediyorlar. Toplumun en az yüzde ellisini, kendilerinden olmayana her türlü işkenceyi yapmanın vicdanen, ahlaken sorunlu olmadığına ikna etmiş durumdalar. Güçlü olanın her türlü zulmü yapmaya hakkı olduğuna inandırdıkları bir toplum inşa ediliyor bütün şiddetiyle. Haklılığın, hakkın, adaletin güçle orantılı olduğuna inandırılmış bir toplum, faşizmin iliklerine kadar inşa edildiği bir toplumdur.

Yazarın diğer yazıları