Faşizmin son aşamasına doğru: Kılıçdaroğlu ‘casusluk’ yapmış

HDP Eşbaşkanları hapiste. Milletvekilleri de. Belediye seçilmişleri ve onbini aşkın HDP’li, HDK’li, DTP’li hapiste.

Sonra…

Enis Berberoğlu…

Şimdi?

Şimdi sıranın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na geldiği artık net. Devletin başındaki şahıs, alenen Kılıçdaroğlu’nu “casuslukla” suçladı.

Belli ki, “FETÖ’cülükle, PKK’cilikle” suçlamak artık Erdoğan’ı kesmiyor. Bunun anlamı, faşist kurumlaşmanın artık son aşamasına doğru hızla tırmanıyor olmasıdır. Almanya’da nasıl önce komünistlerle Yahudileri tasfiye etti iseler, bizde de HDP ile Kürtleri tasfiyeyle işe başladılar, tıpkı Almanya’da olduğu gibi nasıl sıra Sosyal Demokratlara geldiyse, bizde de şimdi sıra CHP’ye geldi.

Faşizm kavramı eğlencelik bir kavram değil. Bir ülkede faşizmden söz edildiği zaman, geçmişin bütün defterleri kapatılır. Defterler yakılır demiyorum. Faşizm sonrasında belki bir başka tartışma düzleminde açılmak üzere, bir kenara konur. Herkes herkesin sicilini ezbere biliyor. Hiç kimse kaygılanmamalı.

Parlamenter rejim koşullarında, örneğin Alman komünistleri ile Alman sosyal demokratları arasındaki rekabete hiç kimse bir şey demez. Bu eşyanın tabiatına uygundur. HDP ile CHP arasındaki ilişki de bundan farklı değildir. Gerçi, CHP ile 1930’lu yılların sosyal demokratları çok farklı hareketlerdir. Ama unutmamalı ki, HDP’nin de klasik bir komünist parti olmadığı açıktır. Ve elbette Erdoğan’ın AKP’si de, Nazi partisinden farklıdır. Bu farkları unutmadan, Türk-İslam faşizmine karşı HDP ile CHP yarasındaki ilişkilere, parlamenter rejim döneminden farklı yaklaşmak gerekir.

Nasıl farklı yaklaşmak gerekir?

PKK bu farkın bilincindedir. Geçtiğimiz gün KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat, tüm anti faşist cephe oluşturma çabalarının altın ilkesini çok açık bir şekilde dile getirdi. Mealen Hozat, HDP ve HDK’li arkadaşlara, ittifak yapılacak güçlerle ilişki kurarken onlara “kendi programını dayatmama” tavsiyesinde bulundu. PKK tarihi kendine güvenen bir partinin, böyle kritik dönemlerde, “protokolcü” yaklaşımlardan uzak kalarak ne büyük başarılar kazandığına şahittir.

Kendine güvenen parti kavramı çok önemlidir.

Birincisi, “programın” kime ait olduğuyla ilgilenmeme yaklaşımıdır. Örneğin Bolşevikler devrimden hemen sonra SR’lerin “tarım programını”, pek çok yanına katılmamakla birlikte benimsemişlerdi. Biz buna “yukarıdan ittifak” diyoruz. Eğer CHP’nin Çanakkale Kurultayı böyle bir minimal ortak program yapmayı başarırsa, bu program cephe için esaslı bir tartışma temeli yaratmış olur.

İkincisi ise “kendi müttefiğini, kendi gücünle yaratma” yöntemidir. Burada “ittifak kurulmak istenen kitlenen” liderliği inatla cepheye yanaşmıyorsa, ona, onun kitlesinin de benimseyeceği proğramatik taleplerle baskı yapmak yani “aşağıdan ittifak” için çalışmak söz konusudur.

Örneğin ben şöyle düşünüyorum: Eğer Çanakkale Kurultayı Kürt halkının mücadele hedefleriyle “özdeş” olan değil, ama “çelişmeyen” bir “minimal program” yazabilirse, bu CHP’nin demeden buna sahip çıkılabilir.

Ama hemen ardından da CHP’ye “TBMM’deki varlığımızla faşizme meşruiyet kazandırmamalıyız” denerek, TBMM’den “çekilme” konusunu milyonlarca halkın içinde tartışmaya açma önerisi yapılabilir.

Kimi zaman “TBMM’den çekilme” sözü milletvekillerinin “istifa” etmesi gibi anlaşılıyor. Bu dar bir şey olurdu. İstifadan söz etmiyorum. CHP’nin ve elbette onunla birlikte HDP’nin, faşist rejimin yıktığı TBMM’yi boykot edip, halkın bağrına çekilmesinden söz ediyorum. İki faşist partiyi TBMM’de yalnızlaştırmak ve bu rejimin meşru olmadığını ilan etmek, o andan itibaren de, bütün şehirlerde, bütün ilçelerde, mahalle ve sokaklarda, eş zamanlı ortak “sivil itaatsizlik” eylemlerini başlatmak… Sözü edilen budur. Aynı anda yüzbin yerleşim yerinde örgütlenecek “sivil itaatsizlik” hareketini Saray rejimi bastıramaz.

Erdoğan her türlü parlamenter, legal ve barışçı eylem imkanını yok ediyor. Şu anda elimizde, işte yukarıda sözü edilen, TBMM’yi boykot ve ülke çapında eş zamanlı ve sürekli sivil itaatsizlik eylemlerini örgütlemekten başka imkan kalmadı. Saray iç savaşı göze aldı. “Bekçilik” kurumunun bir “AKP milis kurumu” olduğunu ulusalcı yazarlar bile fark etti. İç savaştan bir önceki legal ve barışçı çıkış kavşağı parlamentonun boykot edilmesi ve ortak program temelinde sivil itaatsizlik eylemleriyle Sarayın kuşatılmasıdır.

Önce bu imkan tartışılmalı, karar ise en uygun zamanlamayla alınmalı.

Yazarın diğer yazıları