Fatih Recep ve telefon savaşı

Ahmet KAHRAMAN

Kasımpaşa gecekondularının “Sırık” lakaplı Gürcü Recebi (Tayyip Erdoğan), çevresini saran ipsizlerin üfürmeleri ve İslam çayırlarında dünyalığını arayan, “gözü açıklar”dan Yetim Ahmet’in (Davutoğlu) “Stratejik Derinlikli” dolduruşuyla, kendini, boşlukta sallanan Osmanlı’nın fütuhat ruhu sanıyor, hamleleri için, Amerika’dan icazet ile destek arıyordu.

Oğul Bush‘un “olur”u ve Obama‘nın kararıyla zımbalamasıyla rüyası hakikat oluyor ve Sırık Recep, birden bire “fatih“ havalarına girip kürsülerde, “ben Büyük Ortadoğu projesinin ikinci başkanıyım” diye kükremeye başlıyordu.

Hemen ardından, Osmanlı emperyalizminin, Ortadoğu göklerinde yeniden kanatlanan hayaleti beliriyor, Recep iş ve güç birliği yapacak çete arayışına çıkıyordu. Sonunda, aranan müttefik bulunuyor, Müslüman Kardeşler (İhvan) adındaki çetele ile bütünleşme sağlanıyordu.

Çetenin, Müslümanları “tek millet, tek vatan, tek devlet, tek bayrak” çatısı altında birleşmeyi amaçlayan ideolojisi, bu arada yeni Türk devletinin de resmi ideolojisi haline geliyordu. Recep, buna “bizim Rabiamız” diyordu.

Rabia, Yetim Ahmet‘in Stratejik Derinlik formülüyle, vahşetin çağrısı olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kendini gösteriyor, İslamcı çetelerin baskını ile yerinden sarılan Mısır, Tunus ve Libya hırsızlık, soygun, kanamalarla ölümcül darbeler alıyor, bölge kanlı ura  dönüşüyordu.

Kanlı elin üstünde ise Recep’in damgası sırıtıyordu. Hatta Recep, kanlı topraklara zafer turuna çıkıyor, mitingler düzenliyordu.

Kürtler, bu dönemde “süreç” adı altında “mütareke” halindeydi. Daha sonra, IŞİD (DAİŞ) ile tek cephe halinde Irak ve Suriye’de gasp, işgal yapıp kan dökerken, Kürtlerle barış görüşmeleri masasındaydı.

Bu süreçte, Suriye yangın yeriydi. Ama terör ihraç eden Recep orada terörle mücadele eden aktör pozundaydı. Tecavüzcülük, hırsızlık, soygunla meşgul, törensellikle insan kesme ayinleri düzenleyen, köle pazarları kuran IŞİD da Recebin özgürlükçü müttefikleriydi. Batı dünyası, ikiliyi bir arada alkışlıyordu.

Recebin pembe dünyanın düdüklerinden biri olan Akit Tv’nin geçenlerde, propaganda yaptırmak amacıyla ekrana çıkardığı Suriyeli gazeteci Dainel Abdulfetah, sunucunun, “neden Suriye’de kalıp yönetimiyle savaşmadınız? Sizi besleyen Türkiye aptal ve enayi mi?” diye aşağılaması üzerine, öfke patlamasıyla “Savaşı siz başlattınız” diyor, devam ediyordu:

“Suriyeli mültecileri Avrupa’dan para koparmak için, siz tezgahlayıp getirttiniz. Yeni bir devlet kuralım diyordunuz. Suriye’yi ele geçirelim. Orada namaz kılalım dediniz olmadı. Mülteci diye bu kadar insan getirdiniz. Silah verdiniz. Eğit-donat yaptınız, bir şey çıkmadı. O insan şimdi başınıza bela oldular. Söylediklerim yalan, yanlış mı?“

Yalan değil, gazetecinin anlattıkları eksikti. Suriye’ye saldıran IŞİD görüntülü ama, Recep’in güçleriydi. Ülkeyi, maddi ve manevi olarak boşaltan da kendisiydi.

Bütün dünyanın gözü önünde, önce, sınır boylarında çadır kentler kurdurtmuş, sonra hadi gelin çağrıları başlatılmıştı. Hatta, Amerikan sinemasının yıldızlarından Angelina Jolie’yi getirtip çadır kentlerin konforu konusunda propaganda yaptırmış, sonra kapıları açmıştı.

Savaş da soygun ile başlamıştı. IŞİD eliyle Suriye‘nin yeraltı ve yerüstü zenginlikleri TC’ye taşınmış, bu kazançla savaş masrafları ve kiralık IŞİD’çi maaşları karşılanmış, fazlası cepte kalmıştı.

Bu arada, Kürtler tatlı dilli yalanlar, yalanma, yalvarmalarla ikna edilip savaş cephesine sürülemeyince gidişat değişmişti. İçeride birinci sınıf yurttaş, dünyada dost ve din kardeşi olan Kürtler, bir anda topyekün düşman ilan edilip namluya oturtulmuş, yıkım, yangın, kırım başlamıştı.

Kısa zamanda birçok cephede yoğunlaşan savaş Kürtlere zarar veriyor, ama Türklere maliyeti de ağırdı. Türkler, ahlaki olarak çürüyor, ve ekonomi savaşın yükü altında çöküyordu.

Ahlaken utanmazlık sıradanlaşmıştı. Savaş bahanesiyle ırkçı, şoven sloganlar patlatılıyor, ama gerisinde hırsılık, talan gırla gidiyordu.

AKP çeteleşmiş, talana soyguna çıkmış, kendi makbullerini yaratmakla meşguldu. Dış borç miktarı katlanıyordu. Alınan kredilerin bir kısmı müteahhitlere dağıtılarak yola, konuta yatırılıyor, asıl aslan payının nereye gittiğini kimse bilmiyordu. Bu arada, yeni bir seçkinler sınıfı yaratılıyor, dolar tomarları deniz aşırı uzaklıklarda, kıyıya vuruyordu.

Gün hırsızların, soyguncular, kalpazanların günüydü.

Recep, “itibar için, harcamanın hesabı olmaz” diyordu. Bu yüzden özel masrafları adeta yıkımdı. İtibarını yükseltmek (daha çok saygın olmak) için, 1050 odalı kışlık, 300 odalı yazlık saray inşa ediyor, yalnız İstanbul’da, altı tane Köşk ve Saray hizmete hazır tutuluyor, yedi tane makam uçağı, sayısını kimsenin bilmediği kadar lüks otomobil emre amade bekletiliyordu. Koruması için 5000 kişilik bir ordu besleniyor, Sarayında kurulan sofralarda bazen 500 muhtar kalabalığı, bazı günler 5 bin davetli bir arada hapur da hupur yiyiyor, içiyor, paraları halk ödüyordu.

Kürtlerle savaşın masrafaları ise hazineyi boşaltıyor, tımtıkır ediyordu. Eski ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamasına göre dış borç 500 milyar dolara yükselmişti. Bu milyarlar, Gürcü Recebin Türk ırkçılığı histerisiyle, bomba kılığında dolar olarak Kürdistan’da patlamıştı.

 Buna rağmen, bitirmeye çalıştığı Kürtler yerinde, ama Türk ekonomisi 1990’larda olduğu gibi bir kere daha bitikti.

Türk halkı ise Recep’ten hesap soracağına, Amerika’ya kızıyor, öfke krizine giren kimileri Amerikan malı diye, kitlesel deliliğin alameti olarak meydanlarda, törensellikle telefonunu kırıyordu.

Yazarın diğer yazıları