Fethullah Gülen’den Damad’a mesaj var

Erdoğan tam 8 gün, McKinsey anlaşmasını yastığının altına koyup, kulağının üzerine yattı.

Rüyasında kendini, putperestlerin zulmünden kaçıp, Eshab-ı Kehf Mağarası’na sığınan “7 uyurlar”dan, artık Yemliha olarak mı, Mekseline, Mislina, Mernuş, Sazenuş, Debrenuş ya da Kefştatayuş olarak mı pek ayırdına varamazsa da, onlardan biri gibi “taş kesilip” uyur halde gördü.

Uyandığında, baktı ki, putperestlik yıkılmış, ortalık İsa Mesih’in nuruyla aydınlanmış, korkacak, kaçacak bir sebep kalmamıştı.

Gerinerek yataktan kalktı.

Damadına, “McKinsey’e gerek kalmadı” dedi.

Albayrak’ın ağzı bir karış açık: “İyi de Peder, biz bu McKinsey işini birlikte yapmadık mı, şimdi benim karizmamı çizmenin alemi ne; sen yaşını başını almışın, ben senin Veliahtınım, ne diye harcıyorsun beni” diye sitem etti.

Erdoğan’ın cevabı bütün damatlar için altın değerindeydi:

“Kuyuya kayınpederin ipiyle inmeyeceksin, tekrar çıkamazsın. Fethullah Gülen’in akıbetinden de mi ders almadın; benim ipimle kuyuya inilmez…”

Damat vurgun yemiş dalgıç gibi ne edeceğini bilemez oldu.

“Ben şimdi kimin ipiyle kuyuya girip çıkacağım muhterem pederim?” diye sorduğunda, kayınpeder tane tane konuştu:

“Ben ‘onların doları varsa bizim de Allahımız var’ demedim mi? Allahın ipine sarıl. Şimdi git bak bakalım kuyunun dibinde ne var ne yok.”

Bu sohbet gece yarısına kadar sürdü. Gökyüzü yıldızlarla bezendi, ondördünde bir ay şavkıdı.

Damat “Ya destur” diyerekten yekindi. Bir koşu kuyunun başına vardı. Allah’ın ipini bulsa sarılıp kuyuya inecekti, lakin etrafına bakında, Allah’ın ipini bulamadı. Kafasını kuyuya iyicene sarkıttı. Bir de ne görsün? Hafazanallah, ay kuyuya düşmemiş mi? Suyun içinde kıpırdayıp duruyor.

“Eyvah ay boğulacak” diye bağırdı. Dedik ya, Allah’ın ipi ortalarda görünmüyordu. Bir koşu Devlet Bahçeli’nin ağılından bir ip tedarik etti. Ucuna bir çengel taktı. Kuyudan aşağıya saldı. İpi bir çekti, iki çekti, üç çekti. Nafile. Ay bir türlü çengele takılmadı.

Derken… Allah’ın “lütfu” işte. Çengel aya takılmaz mı? İpe asıldı. Iııh… Çıkmıyor. Kanter içinde iyice abanmasıyla beraber ip koptu. Damat sırtı üstü yere düştü.

“Şükür ya Rabbi, ay boğulmaktan kurtuldu” diye hamd etti.

Ondördündeki ay gökyüzünden Damad’a gülüyordu. Damat krizden ülkeyi kurtarmıştı.

Bir koşu kayınpederinin huzuruna vardı. El pençe divan, sunturlu bir temenna çaktı. Elini yerden göğsüne oradan alnına dokundurup; “kurtardım” dedi.

Kayın pederi bir gülme tuttu, bir gülme tuttu, öle yazdı.

Zavallı damat, “Neden gülersiz, sultanım efendim” diye mırıldandı.

Kayınpeder “git de aynada mabadına bak, hepten tezeğe bulanmış” deyince, damat “tevbe, dedi, ben de kıç üstü düştüğümde, melekler altıma kuş tüyü yastık koydular sandım.”

Kayınpeder damadına yeni bir nasihatte bulundu:

“Bundan böyle mah’ı (farsça ay demek oluyor) kuyunun dibinde arama, kafanı arş-ı Ala’ya kaldır”. Ardından da damadına Yasin Suresi’nin 39’uncu Ayetini okudu: “Ayın dolaşımı için de konak yerleri belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.” Sonra damadının suratına “tüh tüh” diyerek onu yolculadı.

Damat bu “kuru hurma dalı gibi olma” meselesinden hiçbir şey anlamasa da, Kayınpederinin tavsiyesine uyarak, Türkiye’yi krizden kurtarma yolunda, kafasını Arş-Ala’ya kaldırarak yürümeye başladı.

Hay başlamaz olaydı.

“Cumburloooop”. Kendini bir çukurda buldu. Antakyalıların deyişiyle bu çukur bu defa tezek çukuru değil de “bellaa” idi. Yani “necaset kuburu”.

Kendini zar zor kurtardı.

Vardı kayınpederinin huzuruna.

Hazret bu defa gülmekten neredeyse katılıp ölüyordu. Soluklanıp kendine geldiğinde, damadına Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inden şu beyti okudu:

“Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim

Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde”. (Yolunun üzerinde).

Damat “başlarım senin Ziya Paşana” diyecekti ama, nasıl desin, demedi. Melul melül kayınpederinin suratına bakakaldı.

Bir de ne baksın. Akıllı telefonunda Fethullah Gülen aramıyor mu? Tepeden tırnağa ecel terine bulandı. İçinden “Allahım sen bana yardım et, provokatörler icabıma bakacak” diye geçirdi. Lakin telefon ekranında yine Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inden bir beyit geçiyordu. Beytin aslı şöyleydi:

“Bir katre içen çeşme-i pür-hun-ı fenadan

Başın alamaz bir dahi baran-ı beladan.”

Lakin telefondaki beyit şu hale getirilmişti:

“Bir katre içen çeşme-i pür-hun-i Erdoğan’dan

Başın alamaz bir dahi baran-ı beladan.”

Tercümesi de alta eklenmişti: “Erdoğan’ın kan dolu çeşmesinden bir yudum içen, bir daha başını bela yağmurlarından kurtaramaz.”

Yazarın diğer yazıları