Fırat’ın doğusu, Fırat’ın batısı   –       Delîl ZÎLAN

Fırat’ın doğusu, Fırat’ın batısı ve bütün Kuzey ve Doğu Suriye toprakları QSD ve demokratik Özerk Yönetimin denetiminde bulunan coğrafyada bütün halklar, farklı inanç grupları, özgürce ortak bir yaşam sürdürüyorlar.  Bu topraklarda gezmek kuşkusuz keyif verici. Uzun süredir planladığım ve bir türlü gelemediğim Efrîn, Şehpa ve Halep alanlarına, sağlanan imkanlar sonucu gelme fırsatım oldu. Cizre alanına göre bu alanlar daha serin. Ayrıca Fırat’ın batısına doğru giderken işler biraz daha farklılaşıyor.

Geçtiğim yol güzergahında Rejim güçleri, Rusya ve İran güçleri bulunuyorlardı. Bu alanların Halep ve Şehba alanları olduğunu hemen yan tarafımda oturan bir gençten öğreniyorum. Sorduğum sorulara kısa cevaplar veren gencin moralinin bozuk olduğunu gözlerine bakarken fark ediyorum. Dokunsan ağlayacak halde. Belli ki sıkıntısı iç acıtan durumda. Önce nedeni sorup sormamada kısa süreli bir ikircik geçirdim, ama yine de dayanamayıp sordum. “Hayırdır moralin neden bozuk” diyorum, kısık bir ses tonuyla. Ürkek, içten ama karşısındankiyle içini kemiren, duygu alaborasından çıkmak istercesine kısık sesle cevap veriyor. “7 yıldır görmediğim annem vefat etmiş, onun cenazesine gidiyorum” bir an yerimde duraksıyorum, neden 7 yıldır görmemişsin deyince o Efrîn işgal edildiğinde ailem dağıldı, ablam ve iki ağabeyim Efrîn savaşında öldü, iki küçük kardeşim ve annem de şimdi Şehb’da koşulları zor olsa da kurulan kampta yaşıyorlardı. Bende çalışmak için Cizîr bölgesine gittim. Dün annemin ölüm haberini aldım…”

Soru sormayı bıraktım, sanki daha fazla sorsam acısını daha da derinleştirecek gibi bir hisse kapıldım. Sadece susmakla yetindim. Şehba’ya yakınlaştıkça yeniden ikircikli bir ruh haline kapılıyorum. Bir yanı acı bir yanı acılarda göğüs gerilen bir direniş. Bu iki hissin aynı anda ruhumun derinliklerinde giderek belirginleştiğini hissediyorum.

Halep’in içinden geçerken yıkılmış ve harabeye dönmüş kentten geride kalan enkaza şahitlik ediyoruz.

Şoğanike’ye saldırı…

DAİŞ çetelerine büyük bir zafer kazanmış edasıyla kentin her tarafında Beşar Esad’ın ve Suriye bayraklarıyla donatmışlardı. Oysa bu kentte neler olmuş sorusunu sormadan da ne acılar yaşandığını geride kalan enkaz anlatıyor size. Bizi getirenler Halep’te fazla kalmamıza izin vermeden bizi direk Şehba alanına götürüyorlar. İşgal savaşında kurtulan Efrînliler Şehba alanında üç ayrı kampta kalıyorlar. Kaldıkları alanlarda daha önce DAİŞ’ın elinde Kürt özgürlük savaşçıları tarafında kurtarılmış, ancak halen savaş zamanında yıkılmış binalar, evler olduğu gibi duruyor.

Duvarları yıkılmış bir evin avlusunda bir grup karşılıyor bizi. Daha selamlaşma faslı bitmeden işgalci Türk ordusunun Soğanike adında Efrîn’ bağlı bir köye yaptıkları topçu atışı sesleri karşılıyor bizi. Bir anda herkes dağılıyor. Ne olduğunu dahi zor bela öğreniyoruz. Daha birkaç dakika önce geldiğim bu yerde ne yapacağımın, nereye gideceğimin şaşkınlığını yaşarken, Efrînli biri beni aracına bindiriyor ve daha yeni geldiğimiz bu yerden son sürat uzaklaşıyoruz. Bir süre sonra güvenli denebilecek bir yerde araç yavaşlayıp duruyor. Bana çok uzun bir zaman dilimi gibi gelen ancak en fazla 15 dakika süren karmaşadan sonra cep telefonlarına görüntüler düşmeye başlıyor.

Ne olmuş sorusu durmadan beynimi kemiriyor. Herkesin bir anda cep telefonuna sarılması ilkin bana ilginç gelse de yapılan saldırı görüntü ve fotoğraflarının bu kadar hızlı ulaşmasına da şaşırıp kalıyorum. Tüm yüzler kas katı kesilmiş. Üzüntü gözlerden okunuyor. Bir anda havada uçuşan, bu nasıl olur? Sorusu olan bitene ilişkin merakımı durmadan kamçılıyor. Dayanamayıp soruyorum ne olmuş, bende baktığınıza bakabilir miyim deyince, Efrînli adam “evet hiç sorma Türk ordusu Soğanike köyüne saldırmış, birçok insan yaralanmış bak görüntüleri ve fotoğrafları da burada yeni gönderdiler.”

Telefonuna eğilip bakıyorum. Baktığım fotoğraflar bir tokat gibi yüzüme çarpıyor. 80 yaşında yaşlı bir adam kucağında küçücük bir bebek, sağ tarafında yaşlı bir kadın sol tarafında ise genç bir kız, yaralı ve toz duman içinde. Gözlerim kararıyor, baktığım fotoğraf bir anda gözlerimin önünde yeni fotoğraflara bölünüyor ve durmadan çoğalıyor adeta.

Bu nasıl olur sorusunu sorma gereği duymuyorum artık. Daha doğrusu soramıyorum. Belki ilk kez karşılaşmıyorum bu tür bir fotoğrafla, ama yine de hazmedemiyorum, içime bir inme gibi iniyor bir anda.

Halepçe’deki o kare gibi…

Bu kaçıncı kişi, bu kaçıncı suçsuz, günahsız çocuk, kadın, yaşlı bir anda vurulup öldürülen. Bu kaçıncı kişi işgale kurban edilen.

Peki Türk devletinin katliamlarına, barbarlığına defalarca şahitlik etmiş olmama rağmen neden gördüğüm bu fotoğraf karesi karşısında felce uğradım. Neden bir anda bütün bedenim ve benliğim kaskatı kesildi? Çünkü bu fotoğraf karesi bir anda, 16 Mart 1988’de Irak Baas Rejimi’ne ait savaş uçakları tarafından zehirli gazlarla katledilen 5 bin Kürt’ten geriye kalan fotoğraf karelerine yeniden bakıyormuşum hissini doğurdu da ondan.

O dönemin elma kokan zehriyle sokaklarda düşüp kalan, birbirine sarılarak adeta yersiz ve sonsuz bir uykuya dalıyormuş gibi her şeyden habersiz öylece sokak ortasında yatan anne ve çocuklarının fotoğraf karelerinin bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmesine neden oldu ondan dondum ve kaskatı kesildim.

Hatırlar mısınız insanlığımızın bizden çalındığı, acılarımızın Halepçe’nin kimsesiz sokaklarında bine katlandığı o günü. Bel ki kimimiz o günü yaşamadı, belki kimimiz tanıklık etti. Ama hepimiz o günden geriye kalan fotoğraf karelerine defalarca baktı. O vahşet anında bir umut kurtulmak için bedenini torununa siper eden yaşlı bir adam fotoğraf makinalarının objektifleri tarafından ibretlik olsun diye resmedilmişti. Canlılar ölür belki ama fotoğraflar ölmez. Kazınır hafızalara. Kuşaktan kuşağa taşınır. İşte şu an Şehba’da tanıklık ettiğim bu fotoğraf karesi de öyle, gözlerimin perdesinde takılı kalan Halepçe’deki o kare gibi artık takılı. Fotoğraf karelerindeki acıyla tanıklığını yaptığım o gerçekler adeta tekerrür etti. Ama sadece fotoğraf değildir tekerrür eden, sanki durmadan, inadına, acımadan bir tarih tekerrür ediyor.

Can havliyle minik torununu kucağına alan yaşlı adam, yorgun ve ölümün bakışlarını atıyordu yüreğimize. Daha fazla bakamıyorum, tarihin güncesi vahşetinde bir an için kayboluyorum. Göğüs kafesimde sıkışan kalbim parçalanacak gibi yerimde duramıyordu. Ne de olsa zehirli hegemon ideolojiler çağında yaşadığımızın gerçeği göz önündeydi.

Peki, Efrîn’de ne oldu?

Efrîn’de neler oldu? DAİŞ’ın kravatlı yüzü Erdoğan ve eğitip donattığı ÖSO adlı çete gruplarıyla 20 Ocak 2018 yılında Efrîn’i işgal etme hamlesi başlatılmıştı. İşgale karşı 2 aydan fazla Kürt özgürlük savaşçıları direnmişti.

Toplumla dalga geçer gibi özgür bir coğrafyaya ve özgür bir topluma işgal girişiminde bulunan faşist Türk devletinin başlattığı Efrîn saldırısı geçen onca zamana rağmen halen devam ediyor. Bütün dünyanın gözü önünde, açık bir işgal hareketi başlatan Türk devletinin bu faşist saldırılarının ismi “Zeytin Dalı” olarak belirlenmişti. Ne tuhaf!

Peki, neden Zeytin Dalı? Gılgamış Destanı’ndan üç büyük semavî dinine veya diğer antik ve kutsal metinlerde de hep bir barış sembolü olmuştur. Zeytin dalının beyaz güvercinin ağzında getirilmesi barışın ve kardeşliğin habercisi olmuştur. Zannedersiniz ki bu işgalci devletin Efrîn’e saldırırken, savaş uçaklarının ve tankların namlularına beyaz güvercinin ağzında zeytin dalıyla barış getiriyormuş gibi bunu da topluma yutturmaya çalışıyorlar.

Türk devleti en başından beri, insanlık düşmanı DAİŞ (IŞİD) gibi çete örgütlerinin örgütleyicisi ve destekleyicisi olmaktan hiç geri durmadı. Özelikle 2014 yılında DAİŞ’i Kobanê’ye saldırtırken iştahı kabarmış, bunu bir zafer gibi pazarlamıştı. DAİŞ eliyle Kobanê ve Rojava devrimini engellemeye çalışmıştı hatılarsanız. Şimdiye kadar DAİŞ eliyle engellemeye çalıştığı Rojava devrimini engellemeyince bu seferde doğrudan kendisi saldırmaya başladı.

Bilindiği üzere DAİŞ tüm Suriye sınırını ele geçirdiğinde, bu asla Erdoğan için bir tehdit sayılmadı, aksine Erdoğan var gücüyle arkalarında duruyordu. Hiçbir zaman DAİŞ’ten rahatsız olmayan Erdoğan, aksine DAİŞ’i besleyip büyüterek, daha sonra dünyaya şantaj yaparak pazarlamak istedi. Ancak Rojava devrimcileri tarafından DAİŞ yenilgiye uğratılınca bunları pazarlayamadı.

Rusya, Türk devletini ABD’ye karşı kullanarak Erdoğan’ı Kürtlere saldırtıyor. Erdoğan, Fırat’ın batısındaki ve Halep çevresindeki besleyip büyüttüğü çeteleri Suriye devletine ve Rusya’ya pazarlıyor şimdilerde. Halep’teki çeteler karşılığında Cerablus ve Bab’a girmiş, İdlib’deki çeteler karşılığında da Efrîn’i işgal etmişti. Halep’te DAİŞ’i temizleme hamlelerinde Erdoğan Rusya’ya şu talepte bulunmuştu. “Siz Kürtlere saldırmama izin verin ben de Halep’teki desteklediğim örgütleri geri çekerim.” Bu temelde Rusya ve Suriye rejimi ise Erdoğan’a Cerablus, Bab ve Kürt kantonlarına saldırması için yeşil ışık yakmışlardı. Bu planın bir devamı olarak Efrîn işgal edilmişti.

Suriye için tek çözüm yolu…

Oysa herkes de teslim eder ki, halkların birlikteliğini ve demokratik bir sistemin gelişmesini sağlayan Rojava Devrimi, bütün Suriye ve Ortadoğu için tek çözüm alternatifi konumundadır. Böylesi demokratik bir sisteme saldırarak, halkları birbirine kırdıranların amacı asla ve asla barış ve çözüm olamaz. O nedenle Rusya ve Suriye rejiminin böyle bir kirli pazarlığa girmeleri, kendileri açısından utanç vericidir. Tabi ki utanç anlayabilene…

Erdoğan gibi bir düşmana bu tavizler verilirken, çetelere karşı direnen Efrîn ise bu düşmana pazarlanmıştı. Eğer Kürtlerin direnişi olmasaydı şimdiler de Suriye ve Ortadoğu’nun birçok yeri DAİŞ gibi çete örgütlerin elinde olurdu.

Yine Kürt direnişi olmasaydı Halep düşerdi, Şam’ın ve Lazkiye’nin kapısı çetelere açılırdı. Halep’in en stratejik mahallelerini Kürtler tutmuştu. Eğer çeteler Kürtlerin direnişini kırsaydı rejim güçleri Halep’te direnemezdi. Gerek Suriye rejiminin gerekse Rusya’nın bu konuda Kürt halkına çok şey borçlu olduğu tarih kayıtlarına çoktan düşmüştür.

O nedenle bu topraklarda direniş kokusu olduğu sürece, ne Erdoğan ne de onun zihniyetini taşıyanların başarı şansları olmayacaktır. Bu ne bir temenni ne de anlamsız bir propagandadan ibarettir. Kürt halkının direnişine bütün dünya tanıktır. Efrîn işgal saldırılarının ilk gününde bir Kürt genci, “her bir zeytin dalını mermiye dönüştürüp bu işgalcilere karşı yine de direniriz” diye haykırmıştı. Çok iyi biliyoruz ki, direniş bu toprakların ruhuna işlenmiş durumda ve direnenlerin tarihte son sözü söyledikleri de tarihte ispatlıdır. Ama bu topraklarda işgal olsa da bilinmelidir ki son söz halen söylenmedi…

Yazarın diğer yazıları

    None Found