Gala’nın oyunu

Yol boyunca bize eşlik eden rüzgarın uğultusu birkaç damla yağmur ile kesiliyor sanki… Eve vardığımızda yağmurun çiselemesi ile dışarıya koşan çocukların neşesi büyülüyor… Siyah incirin içinden akan balın şifasını anlatan annenin gözlerindeki ışık hema yüreğimize dokunuyor. 23 Eylül gecesi onların konuğuyuz.

Geceler uzamaya başlıyor, anne hatırlatıyor. Vakur bir eda ile anlatıyor anne… Sonra uyumaya çekiliyor… Evde birçok çocuk var. Onların geniş bir ailenin endamları olduğunu gecenin ilerleyen saatlerinde öğreniyoruz. Evin her bir köşesinde bir kitap var. O kitaplara hiç dokunmuyor çocuklar… Ellerinde domino taşları etrafımızda dolanıyorlar, “Oynayalım mı” diye bakıyorlar işte… Bir yanda kitaplara tutkusu olan Selim ile sohbet etme hevesim, diğer yanda pırıl pırıl bakışlarıyla oynamayı bilmediğim domino oyununu bana öğretmek için can atan çocukların cezbedici bakışları… Soranice konuşuyorlar. Ben onları biraz anlıyorum, onlar beni biraz…

Işıklı bir gölge bırakıyor ay… Gece boyunca çocuklarla domino oynamayı tercih ediyorum. Beni yendiklerinde yaşadıkları mutluluğu hissediyorum. Daha fazla yenilesim geliyor… Ama çocuk saflığı buna pek izin de vermiyor işte. Benim de kazanmam için uğraşıyorlar bu sefer… O arada Selim Özgürlüğün Sosyolojisi kitabını anlatıyor… Murray Bookchin’i, Wallerstain’i, Foucoult’u anıyor. Ve onların Özgürlüğün Sosyolojisi kitabını okumasını ne kadar çok istediğini…  Öcalan’ın, “İdeoloji ile sosyolojinin birbirine çok yakınlaştığı” tespitini anlatıyor uzun uzun. Yaşamlarına dokunan bu sihirli değneği tutma ve tüm dünyaya anlatma düşünü kurduğunu belirtiyor bir de…

Avucunda kelebeği tutan Gala geliyor yanımıza. Selim’in en küçük kızı… Adının anlamı yaprakmış. Kendisi söylüyor bize… Avucundaki kelebeğin canlı mı yoksa ölü mü olduğunu soruyor… Kelebeğin avucunda olup olmadığından emin değilim. Canlı ya da ölü olup olmadığını nasıl anlayacağımı da bilmiyorum. Bu arada Selim gülümsüyor. Kızının anlattığı bir hikayeden etkilendiğini belirtiyor. Aslında Gala’nin elinde kelebek yok ama beni sınamak istiyor.

Hikaye ise bilgiye aç olan iki kızkardeşin arayışını anlatıyor. Şöyle ki, herşeyi bilen bir bilgenin yanına gidip sormak istedikleri herşeyi soruyorlar. Ama onun herşeyi bilmesinden de çok sıkılıyorlar. Bunun üzerine avucuna bir kelebek alıp onun canlı ya da ölü olduğunu test etmeye çalışıyorlar. Şayet canlı derse kelebeği avucunda sıkıp öldürmeyi, ölü derse de kelebeği uçurmayı planlıyorlar. Böylelikle bilgenin de bazı şeyleri bilmediğini ispatlayacaklar. Avucunda kelebek ile bilgenin karşısına çıkıp bu soruyu sorduklarında ise bilge, “Senin elinde” cevabını veriyor. Kelebeğin yaşaması da ölmesi de senin elinde diye ısrarla vurguluyor.

Gece balkonda gözümün önüne gidip gelen domino taşları eşliğinde uyuyakalıyorum. Uyandığımda ayaklarımın dibinde uyuyan keçiye bakıp gülümsüyorum. Düşündüğünü hisseden ve yaşamı bir bütün yaşayan bu insanları tanıdığım için hayata teşekkür ediyorum. Duyguları ile düşünceleri arasında düşleri ile bağ kuran bu güzel insanlar bize çok şeyi anlatıyor. Toprağın, toplumsallığın, iklimin, uçan kuşun, akan suyun ve daha nice yaşam gücü taşıyan canlının etkileri ile mayalandığımızı… Hisseden aklımız olan duygularımızla düşünmenin bu mayanın ruhu olduğunu. Ve bu ruhun İmralı’dan yüreklere ulaştığını… Daha fazla yüreğe ulaşması için düş kurduklarını… Mayanın tuttuğunu… Ve tüm bunların “senin elinde” olduğunu anlatıyor.

Yazarın diğer yazıları