‘Gazanız mübarek olsun!’

Fransa Gündemi

François Hollande’ın seçimden „zaferle“ çıktığı 6 Mayıs günü Fransa’nın sokaklarında yüzbinler bir festival havasındaydı. Bastille Meydanı’nı dolduran insanların yarısından çoğunu göçmenler oluşturuyordu. O güne kadar seçim sürecinde Hollande ya da Sosyalist Parti’ye dair kaleme aldığım yazılarda Hollande’ın Cumhurbaşkanı olmasının Fransa’da ya da ezilenler cephesinden bir değişimin habercisi olmayacağı kesin bir dille ifade etmiştim. Kalabalığın coşkusu, enerjisi, umudu karşısında ‘acaba ben mi yanılıyorum’ sorusunu sormaktan alıkoyamadım kendimi… Aynı meydanda yapılan konuşmalar, Hollande iktidarını paylaşacak olan isimlerin verdiği demeçler, istisnasız o gün ellerden düşmeyen bayrakların oluşturduğu o tablo, yanılmadığımı birkez daha bana güçlü bir şekilde hatırlattı. Ortada bir sol zefer yoktu…
Ortada sosyalizmin değil kendisi, kırıntısından bile bahsedilemezdi. İktidar-güç ilişkisi, Fransız devletinin emperyalist karekteri için oluşturulan yeni kürsüden aynı nakaratı farklı dizelerle yeniden okuyorlardı. Kürsünün tam karşısında bayrak sallayanlar kitle olmanın ötesine geçmemişti. Hala kitleydi, alternatifi yoktu… Kendi eliyle oluşturduğu iktidar odağından yeniden yara alacağının bile farkındalığında değildi. Nitekim aradan aylar geçti… Fransa’da el değiştiren koltuklardan, halkın o büyük umutlar beslediği Sosyalist Parti’den bırakın umut verici birkaç hamle, Sarkozy dönemini aratacak icraatler peşpeşe geliyor. Son birkaç gün içerisinde yaşanan gelişmelere baktığımızda bunu daha açık bir biçimde görüyoruz:
Fransa, Yaser Arafat’ın 2004 yılındaki ölümüyle ilgili bir cinayet soruşturması başlattı. AFP’ye konuşan kaynaklar, Arafat ailesinin geçtiğimiz ay Fransa’da konuyla ilgili bir dava açmasının ardından soruşturmanın başlatıldığını söyledi. Filistin liderinin radyoaktif polonyum maddesiyle zehirlenerek öldürüldüğü öne sürülüyor. Gün gelecek tarih sayfaları Fransa’nın bu ölümle bağını ya da Filistin sorununda Fransa’ın payını yazacak; bunu da unutmayarak okuyoruz bu haberleri… Ve devamında diğer gündem Suriye…
Hollande, Suriyeli muhaliflerin kuracağı bir geçici hükümeti Fransa’nın tanımaya hazır olduğunu söyledi ve tambon bölgeyi destelediğini açık bir dille ifade etti. Suriye konusunda Sarkozy’den farklı bir politikanın izlenemediğini bu açıklamayla birkez daha görmüş olduk. Ön plana çıkan bir diğer gündem ise Romanların sınırdışı edilmeleriydi. Sarkozy’den duyulan en büyük rahatsızlık göçmen ve güvenlik politikası konusundaki faşizan tutumlarıydı. Sarkozy ile geçirilen 5 yıl boyunca göçmenlerin sınırdışı edilişleri, Romanlara yapılan uygulamalar hep gündemde olmuştu. Çiçeği burnunda Sosyalist Parti iktidarı iki ay içerisinde 2 bin 400 Romanı polis zoruyla yaşam alanlarından kopartarak sınırdışı etti. Romanların sınırdışı edilmeleri konusunda Fransız ve göçmenlerin büyük bir kesiminde büyük bir memnuniyet hakim. Çünkü Romanlar; hırsız, serseri, çalışmayan, asalak, sokakları kirleten… buna envayi çeşit farklı tanımlama daha ekleniyor. Kürtler de bu koronun takipçisi.
Geçtiğimiz yıl Romanlara dair yaptığımız haberlerden sonra mail yoluyla ya da yüzyüze görüşmelerde aldığımız tepkiler; “Hırsızların haklarını savunmak gazetemize mi düşmüş, sokakta insan yürüyemiyor, kimi arabanın camına atlıyor ve silmeye çalışıyor, kimi cebimizden cüzdanımızı çalıyor, kimi evimize hırsız olarak giriyor. Sarkozy evet kötü bir adam ama bu konuda iyi yapıyor….” da diye uzanıyordu. Bu tepkilere yanıtım; İstanbul ve Türkiye’nin değişik metropollerinin sokaklarında mendil satan, kapkaççı, çiçekçi, fuhuş yapan küçük Kürt çocuklarını hatırlatmak oldu. Kürt çocuklarını o sokaklara iten neydiyse, Romanları da Paris sokaklarına aynı anlayış, aynı iktidar biçimi düşürmüştü.
 Evet Romanlar sokaklarda hırsızlık yapıyor, kimi cam siliyor, kimi dileniyor, kimi mendil satmaya çalışıyor… Oysa Romanlar hırsız olarak dünyaya gelmemişti. Çağlar boyu Romanlar diğer adıyla Çingeneler; barışçı, sanatsever, eğlenceyi seven, özgür ruhlu, yaratıcı, yaşam filozofu insanlardı. Auschwitz gibi çalışma ve toplama kamplarında Romanlar değil 3 kuşak öncesine kadar soyunda Roman kanı taşıyanların 120 bini imha edilmişti. Geriye kalanlar oradan oraya sürülerek, kimlik ve kişiliklerinden edilerek yaşam sürdürmeye çalışıyorlar. Halkların sahip olduğu ve olması gereken haklar onlar için de geçerlidir. Onlara insan muamelesi yapacak, dillerini, kültürlerini koruyacak ve geliştirecek imkanları vermek tüm toplum ve kurumların evrensel insan hakları beyannameleri gibi uyulması gereken toplumsal yaptırımlardır.
Şimdi emperyalist ülkelerin kentleri arasında sıkıştırılmış, toplumun en alt tabakası haline getirilmiş Romanlar, ‘Onlar pistir, çalar çırpar ahlaksızdır!’… söyleminin ötesinde kendilerine hayat bulamıyorlar. Ve bu konuda da Hollande ve hükümeti Fransız sermayesinin düdüğünü çalmanın ötesinde bir işlevinin olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Bütün bunların ardından meydanları dolduran binlerce Hollande sevdalısına söylenecek tek şey, „gazanız mübarek olsun!“

Yazarın diğer yazıları