Geberdi ama…

Geberdi… Ama ellerinde yüz binlerce insanın kanıyla ve cezasını çekmeden… Cenazesine yapılan devlet töreniyle de "halen sürüyor 12 Eylül" diyerek üstelik. 

Ne nefes borusuna kaçan yiyecekle boğulması, ne son günlerini hastane odalarında geçirmesi değiştirmiyor durumu.  

Geberdi ama o vahşeti yaşayan hiç kimsenin soğumadı içi. Hatta işkencede askıya alınmış kollarımız, elektrik verilen parmak uçlarımız, falakada parçalanan tabanlarımız sızladı yeniden. Kulaklarımız o işkence seslerini duymamak için sağırlaştı sanki. 

Sanki daha bir dikkat kesildik her sese. İşkence edilen, belki de birazdan öldürülecek ve kaybedilecekti ve biz onun kim olduğunu anlamalıydık çıkardığı seslerden. Ya da karanlık dehlizlerdeki hücrelerden her birinin kapısı açılırken çıkardığı sesi ezberlemiş ve zihnimizde bir numara vermiş olarak, hangisinde kim kalıyor, sorguya götürüldü mü, geri getirildi mi diye takip etmeliydik. Orada tarih zihinlerimize yazılıyordu çünkü. 

Geberdi…Çocukları asılarak, işkence edilerek öldürülen anneler, çocuklarına ait anılara sarıldı sımsıkı. Kimi bir saati, kimi bir gömleği, kimi bir fotoğrafı bastı yüreğine. Daha bir kavruldu yürekleri…

12 Eylül davasının en büyük sanığı öylece göçtü; cezasız, sorgusuz sualsiz, bir asıra iki kala… Yaşarken çok beddua aldı, lanetlendi ama hangi söz soğutmaya yeter 12 Eylül vahşetiyle yanmış yürekleri? Hangi söz siler hafızalardan o karanlığı?

Oysa tam 35 yıldır ne çok çabaladık o karanlığı dağıtmak için. Çok da yol aldık diye bilirdik ama bir arpa boyu gitmişiz gide gide. Halen hapismişiz içerisinde de haberimiz yokmuş. Bu yüzden, Kenan Evren geberdi ancak tepkilerimiz utangaç protestoları aşamadı. 12 Eylül davası sürerken,  neden o göstermelik davayı gerçek bir halk yargılamasına dönüştüremediğimizi, neden o günleri Evren’e ve bugünkü temsilcilerine zehir edemediğimizi sorgulamadık. Onu yedi yıldızlı otellerde, hastane odalarında yatırdılar; bunu engelleyemedik. Devlet töreni ile gömüldü, devletin hali ortaya çıktı deyip izledik. Sadece konuştuk. Halen yürürlükteki 12 Eylül Anayasası, 12 Eylül’ün anti demokratik kurumları YÖK, MGK geldi kalemlerimizin, dillerimizin ucuna. Ama o kadar… 

Gidip o devlet törenini basamadık. İşlediği suçların hesabını vermeden göçüp gitmesine seyirci olduk.

Geberdi.12 Eylül’ün yaralı anneleri "iki dünya bir araya gelse affetmeyeceğiz onu" demişlerdi. Affetmediler, affetmedik, hakkımızı helal etmedik ama içimizdeki bu yangın?..

Bu yangın, içimizde hapis nefretimizin yangını aslında. 12 Eylül faşizmi bedenlerimizi tutsak almıştı zindanlarına. Bedenlerimizi kurtardık ama ruhlarımız orda kalmış, bunu şimdi daha iyi anlıyorum. O yüzden halen kolu kanadı yaralı kuşlar gibiyiz. O geberdiğinde bile acıyor yaralarımız. Uçmak, açılan pencereden kaçmak yerine siniyor ruhumuz, kuytu bir yer arıyor halen o vahşetten saklanmak için. 

Ama o affetmeyen annelerimiz yırtıyor bu karanlığı. Annelerimizi düşündüm… 12 Eylül’den önce biz öndeydik, annelerimiz arkada. 12 Eylülden sonra onlar cesaretleriyle bir adım öne geçtiler. Ve belki de bizim ruhsal tutsaklığımız halen devam ettiğinden Annelerimiz Cumartesi, Annelerimiz Barış ve halen bir adım önümüzdeler. 

Yazarın diğer yazıları