Geçmişten bugüne barış umudu

Her insan dünya üzerinde yolunun sandığı kadar açık olmadığını en berrak şekilde defalarca deneyimlemiştir. Böylede olsa çelişkilerin tetiklediği arayışlarından asla vazgeçmemiştir. İnsan, bazen tanrısal yüzünü gösterip mucizeler yaratırken, bazen de yaşadığı dünyayı cehenneme çevirecek bir potansiyele sahip olmuştur. Yani insanlık tarihi, insanın bütün umutsuzluklarını beyhude çıkaran büyüleyici başarılarına da, göz kamaştırıcı ışığının sönüp gittiğine de çokça tanık olmuştur. Tıpkı bir taraftan cehennemi mümkün kılarken bir taraftanda barışın yolu nereden geçer sorusunun anlamını asla kaybetmemesi gibi. Tıpkı barışın gücünün, güce tapınmaktan daha değerli olduğuna dair inancını yitirmemesi gibi..

Kant, Ebedi Barış Üstüne Felsefi Deneme’sini 1795’te Basel’de imzalanan Fransa-Prusya Barış Antlaşmasının ardından yazmıştı. Nitekim Kant’a göre savaşların en önemli nedeni insanın kendi aklını, kendi kaderi konusundaki kararları başkalarına bırakmasıdır. Oysa aydınlanma ya da barış için cesaret ve özgürlük gerekmekteydi. Devlet, iyi yasaların yapılması ve yönetilmesi için vatandaşların özgürce akıllarını kullanabilmelerinin önünü açıp düşüncelerini almalı, insanın insansal onuruna uygun muamele gördüğü bir sistemi garanti altına almalıydı. Zira Kant için barış hem fiili hem de düşünce ve yaklaşım olarak tüm düşmanlıkların sona ermesidir. Savaş kaçınılmaz ve engellenemez bir durum değildir; üzerinde karar verilen iradi bir girişimdir. Savaşı yaratanlar kadar barışı inşa edeceklerde insanlardır.

Yine insanlık 20. yüzyıl gibi bir felaketler çağında; 2.Dünya Savaşını ve Naziler’in diktacı rejimini gördü ve barış umudunu yitirdi. Nazi’lerin insanların düşünce özgürlüklerini bile etkileyebilecek kadar baskıcı olmasından tutalım binlerce insanın bir anda yok edildiği anlarda da barış umudu kaybolmamıştır.

‘Kötülüğün nasıl bu kadar sıradan’ hale geldiği ve Nazi rejimin nasıl insanları bu kadar itaatkar kılabildiği üzerine düşünen Hannah Arendt’e göre ise tüm hikaye kamusal alanlardan başlıyordu. Evet, insan yokedici olabiliyordu ama politik varlıklar olarak yaratan ve özgürleştiren potansiyele de sahipti. Zira Arendt insanı insan yapan şeyin politik bir varlık oluşu olduğunu söyler, yani insan ancak politik eylemde bulunabiliyorsa insandır. Arendt’e göre toplumda bireyler arasında ortaklaşabilme noktalarından oluşan, birleştirici ve anlamlı bir eylem zemini kurmak mümkündür. İşte bu anlayış, geçmişten günümüze pek çok barış mücadalelerinde yankı bulmuştur.

Bu bakımdan unutamayacağımız en temel ilkelerden biri, barışın yalnızca çatışmanın son bulması ve savaşsızlık haline geçilmesi demek olmadığıdır. Sürekli barış olarak adlandırılacak bir duruma geçilmesi için çatışmayı yeniden ortaya çıkarabilecek tüm koşulların ortadan kaldırılmasını kapsayan ve geçmişle hesaplaşmayı hedefleyen uzun bir süreçten geçmek gerekir. Yapısal şiddeti ortadan kaldırmak için ısrarlı bir mücadale kadar yapısal şiddetin nedenleri ve çözümleri üzerine düşünmek, şiddeti ortaya çıkaran tüm toplumsal koşulları irdeleyerek geçmiş dönemin ağır insan hakkı ihlallerinin bir daha yaşanmaması için alınması gereken önlemleri belirlemek, barış temel karakterini oluşturmak zorundadır. Dünyada gerçekleşmiş olan barış süreçlerinin gösterdiği gibi, her çatışmanın o coğrafyaya dair toplumsal, ekonomik ve siyasi dinamiklerinden kaynaklanan özgün koşulları vardır.

1 Eylül Dünya Barış Günü haftasında olmamız vesilesiyle, süreklileşecek bir barış mücadalesinin şart olduğunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Zira savaşların yaratıcısı olmak kadar, barışın kendisi, barışın temelleri ve bu temellerin hazırlanmasını sağlayanlarda insanlardan başka kimse değildir. Savaşların çıkış nedenlerinden daha güçlü olan barışın nedenleri de insandan başlayıp insanda sonuçlanmaktadır. Einstein’in dediği gibi; İnsanlar savaşa savaş açmadıkları sürece hiçbir şey savaşları ortadan kaldırmayacaktır. İnsan, savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine, barış gibi inandığı bir dava uğruna bedel ödemesi daha iyi değil midir?

Yazarın diğer yazıları