Generalin ‘masum insanları…’

Recep, Osmanlı’nın yurt hırsızı, talancı Osmanlı Sultanı kesilip Suriye’yi işgal edecek, böylece, haydutlar imparatorluğunu ihyanın ilk adımını atacaktı. Bu amaçla Çin’den, Rusya’nın değişik alanlarından, Kırgızistan, Özbekistan, Afganistan, Pakistan, Bosna ve dünyanın pek çok yerinden kiralık katil taburları kuruldu

Uçakla getirilen kiralıklar, Türk devletinde depolandılar. Askeri kamplarda eğitildiler. Silahlandırılıp sınırdan içeriye sokuldular. Fetih başlamıştı. Allah’ın izniyle iş kısa zamanda bitirilecek ve Recep, üç gün sonra gidip Şam’da namaz kılacaktı.

Doğrusu, Recep’in “özgürlük savaşçıları“ dediği çeteciler, Osmanlı ruhunu ihya edecek derekede vahşiydi. Hırsız, talancı ve tecavüzcü…

 Yükte hafif pahada ağır, ne bulursa el koyan ganimet avcılarıydı, onlar.

Sınırdaki İdlib, barbarların ilk hedeflerinden biriydi. Ve onlar, İdlib’in yok edicileriydi.

Önlerine çıkanı katlediyor, işlerine yaramayan her şeyi bombalarla yerle bir ediyor, ateşe veriyorlardı.

Katliamda vahşetin sınırı yoktu. Esir aldıkları kadınlara, çocuk yaştaki kızlara sokaklarda, meydanlarda, gözler önünde tecavüz ediyor, tecavüz ettiklerinin bileziğini, yüzüğünü almak için kol ve parmak kesiyorlardı.

Ve Recep’in onları güzelleyen sesi yankılanıyordu, meydanlarda:

“Bizim Kuvva-i milliyeciler gibi sivil özgürlük savaşçılarıdır, onlar!”

Recebin özgürlük savaşçılar, 5 Haziran 2011 günü kuşattıkları Cısr Es Suğur’da, barbarlığın evrensel tarihine geçen bir vahşetin yaratıcıları oldular. Teslim aldıkları 123 polisi yükseklerden atarak, yere çökertip keserek, diri diri paramparça doğrayarak katlettiler.

Asi nehri, kan renginde akmadı. Parçalanmış insanların kolları, bacaklarını sürükledi, durdu…

Recep Erdoğan, bu fetihçilerin açtığı yoldan giderek Şam’da namaza hazırlanıyordu. Ama

Bir coğrafya yangın içinde, insanlık yanıyordu. Bir tek Kürtler, hızla örgütleniyor, katillerin hücumuna direniyor, katliamları önlüyorlardı.  Recep’in, bu yüzden onları ebedi düşman ilan etmesi bir yana, İdlib, Efrîn’e bitişik olması ve Şam’a bağlantısı nedeniyle Türkler için stratejik noktaydı. Çeteleri amacı için besliyor, silah takviyesi yapıyordu. Nitekim daha sonra, barışa katkı entrikacılığıyla Rusya ve İran’a yanaşmış, onların icazetiyle askeri varlık olarak İdlib’e sıçramış, barışı teminatı olarak, tepelere 12 tane zırhlı savaş kalesi inşa etmişlerdi.

 Bu, bir bakıma kalıcılık için umut kuleleriydi. Sıkı bekçilik yapmaları için de Halep, Guta ve ülkeninin başka yerlerinde bozguna uğramış çeteleri taşıyıp güç takviyesi yapmışlardı.

 Ayrıca, kalıcılık için Rusya ve İran’a güveniyorlardı. Çünkü, sıkı bir alış-veriş ve askeri dayanışma içindeydiler. Esad, onları kırıp sataşamazdı.

Üstelik Recep, artık “katil Esat” da demiyor, dolaylı yoldan giderek Rusya ve İran aracılığıyla “ver elini öpeyim“ anlamında uzlaşı imkanı arıyordu…

Ama olmadı. Hesaplar tutmadı. Esad, katillerin İdlib’i terk etmesini istiyor ve isteğinde ısrar ediyor, bu amaçla askeri yığınak yapıyordu.

Recep için, ayrıca kötü zamandı. Savaş harcamaları ve betona yaptığı yatırımlarla, kişisel savurganlıkları yüzünden ekonomik iflastaydı. Kapı kapı dolaşıp borç para arıyordu. Bu durumda savaş naraları atacak halde değildi.

Esad’la yeniden kardeş olma çabalarına hız verdi. Esad’a doğrudan diyalog ile vekaleten öne sürdüğü çeteleri kurtaracağına inanılıyordu.

Öte yandan, Dışişleri Bakanının sonra Savunma Bakanı General Hulusi Akar da birden bir “insani“ kesilmişti. Nitekim Akar, bir televizyonda şöyle diyordu:

“Bizim orada (İdlib), 12 tane gözlem noktamız var. Buna rağmen, karadan ve havadan İdlib’de, masum insanların olduğu yerlere ateş ediyorlar. Bu konuda (önlemek için) askeri ve diplomatik temaslarımız sürüyor. İnşallah önleyeceğiz…”

Hulusi Akar, kiralık katil çeteler söz konusu olunca, birden biri ruhu “insani“ duygularla yüklenmişti.

Oysa Sur’da, Cizre, Nusaybin, Şırnak ve diğer Kürtler şehirleri insanla doluydu. O insanların tankı, topu, uçak düşüren füzeleri de yoktu. Masumlar kalabalığıydı, onlar.

Hulusi Akar ise muhasaracı bir gaddardı. Onun emriyle şehirler yerden ve karadan bombalanıyor, yıkımın tozu, dumanı göğe çıkıyordu.

Kiralık katillerin hamisi General, 10 tane şehri insan başına yıkan bir katliamcı, katildi…

Emir ve komutasındaki ordu, Kürdistan dağlarını yakmaya devam ediyordu.

 İnsanlarla birlikte, hayvanlar da ambargo altında açlık çekiyordu, Kürdistan’da.

Bir katil, katiller topluluğuna “masum” diyordu. Bir şey değil, buna yanarım ben…

Yazarın diğer yazıları