Generalın kanlı portresi ve camii

AKP’nin, Genelkurmay Başkanı General Hulusi Akar’ın yoksulluk içinde başlamış hayatı, kanlı eserleri ve kirli sanatına dokunup yaptırdığı caminin üstünde durmaya niyetlendiğimde, her defasında bir başka öncelik araya giriyor, konuyu erteliyordum.

Bugün sırası. Şimdi, generalin hikayesine başından giriş yaparsak eğer, gelişkin ticaret geleneğini, nam salmış sucuk, pastırma imalathaneleri, halı tezgahlarını geride bırakarak yok olan Ermenilerin kadim şehri Kayseri’de doğdu. Ailesi yoksuldu. Onun nedenle, en yakın arkadaşı Abdullah Gül, liseden sonra üniversite eğitimi için, şehirden ayrılırken o, arkasından baka kalmış, sonra masrafsız ve kısa yoldan kurtuluşun çaresi olarak, askeri okul yolunu tutmuştu.

Ancak, itiraf etmek gerekiyor ki, bugün “Müslüman Kardeşler" katılığıyla militanı olduğu “dindar ve kindar" fikriyatın mayası, kışla aşısı değildir. O, zaten kendini bu ortamda bulmuştu.

Doğduğu yerde, dünyayı tanımaya başladığında, ırkçı terör (korku) belasından dönmüş, dönekleşmiş olanlar, yaşamak için, zaten dinci ve milliyetçi sloganları hayatlarına örtü yapıyorlardı. İnsandan arındırılmış topraklara yerleştirilmiş, göçmenler de öyle…

Onun için, Faşist dünya görüşü, Necip Fazıl’la tanışmasıyla başlamadı. İktidarlardan para dilenen, içki ve kumar masasından kalkıp camiye gidecek kadar günün katillerini, hırsız ve soyguncularını andıran Necip Fazıl’dan önce içi ve dışı kin, öfkeyle doluydu. Necip Fazıl’ın “Tanrı Dağı kadar Türk ve Hira Dağı kadar Müslüman" sloganıyla sadece, değişmezlik üzere beyninin orta yerine faşizan beton dökülmüştü.

Her neyse, General’in kişisel hayatını kısa geçelim ama, bir zamanlar Kayserili Ermeni tüccarlar için söylenen deyimle, o “ihtiyar eşeği boyayıp genç“ diye pazarlayacak kadar kurnazdı. Onun Kemalistlerin en etkin olduğu dönemde bile, kendini gizlemeyi başarıp her gelene gözde oldu. Ayakta kaldı. AKP döneminde arkadaşları tutuklanıp tasfiye edilirken o, namaz kılmayı gösteriye dönüştürmüş bir general olarak ilerlemiş, Genelkurmay ikinci başkanlığına yükselmişti.

Artık önü açıktı. Dinci ve ırkçı kininin ilk kanlı ve kirli eserini, işte bu dönemde sergiledi: Bu Roboskî Katliamı…

O gün, Genelkurmay Başkanı Necdet Özel Milli Güvenlik Kurulu’ndaydı. Roboskîli çocuklar “bazırgan“ının, her zamanki döngü ile yola çıktığı haberi geldiğinde, karargahın sorumlusu oydu. Derhal kararını verdi. Onlar terörist olabilirlerdi. Yakın takibe geçip vuruş için, planlar, projeler düzenlemeye başladı. General Özel, geç vakit Milli Güvenlik Kurulu’ndan çıktığında, vuruş için her şey hazırdı. Onu da ikna edip onayını aldıktan sonra “vurun lan!" emrini verdi.

Havalanan Türk savaş uçakları 19 tanesi 18 yaşından küçük, aralarında 13-14 yaşındaki çocukların da bulunduğu 34 kişiyi paramparça ederek katletti. Bu bir vahşetti. Dönemin Başbakanı Erdoğan  “üstünde durmayın, iyi Kürt ölü Kürttür" anlamında, “kimin ne olduğunu nereden bilelim" diyerek, vahşeti meşru bir vatan görevi göstermiş, zafer kazanan ordusunu da kutlamıştı.

Gerçek katil tasarlayan ve planlayan, kısacası general Akar’dı. Kati olarak tutuklanması gerekirken, “vatan kurtaran Şaban" ilan edildi.

Türk halkı ise o gece göbek atarak yeni yılı karşıladı. Yılmaz Özdil adındaki yazar yüreği de, çocukların katline değil, can veren katırlara yandı. Oturup “katırlar kasidesini" yazdı.

Katillere tek soru bile sorulmadı. Ama çocuklarının yasını tutanlar kuşatma altına alındı. Acılarını ifade eden Kürtler tutuklandı. Haklarında davalar açıldı.

Bir süre sonra, iktidarının da mensubu, yandaşı olduğu Müslüman Kardeşler tarikatı, İslam adına ve “Allah u ekber" diye diye Kuzey Afrika, Suriye ve Irak’da iktidarları ele geçirme hamlelerine girişti. İnsan kesmeye, kadınlara tecavüz etmeye, hırsızlığa, talana başladılar. Şehirleri yakıp yıkmaya…

İyi de Türk ordusunun neyi eksikti. General Akar da, aldığı görev emri ile seçilmiş Kürt şehirlerini kuşattı.

Ben bu satırları yazarken, Cumhurbaşkanı sıfatını da taşıyan Erdoğan partisinin genel merkezindeki konuşmasında, Cuneyd adındaki Filistinli bir gencin, İsrailliler tarafından tutuklanması ve bir kadının rahatsız edilmesi üzerine, devleti ilan ediyor şöyle diyordu:

“(İsrail askerleri) 14-15 yaşındaki (Cuneyd) çocuğa, silah ve her türlü teçhizatla beraber… İnsaf edin be, bu terördür. Askerler teröristtir. Annesinin kucağında bir yavru. Anne yavruya sarılıyor. (Asker) Geliyor, dipçikle ona saldırıyor."

Ve Erdoğan Amerikan başkanına seslenerek bağırıyordu:

“İsrail olduğu zaman hani sesiniz? Niye yoksunuz? Niye bağırmıyorsunuz?"

Oysa İsrail ordusu, Türk ordusunun Kürdistan’da yaptığı vahşetin binde birini bile yapmadı. Kürdistan’da asker bile değildi, Türk ordusu. Asker gözeterek sivil cinayet işlemez, çünkü. Ama onlar 25 tane çocuk katlettiler. Miray bebek üç aylıktı. Onu evin içinde annesinin kucağında vurdular. 58 yaşındaki Taybet İnan, silahsız, savunmasızdı. Kapısından dışarıya çıktı diye vuruldu. Yardımına koşan kaynı Yusuf İnan da katledildi. Haydutlar bile yapmadığı ile Taybet kadının cesedi yedi gün sokakta kaldı.

İsrail ordusu, kimseyi diri diri yakmadı. Ama IŞİD insan kesiyor, Türk ordusu da daha vahşisi ile insan yakıyordu. Cizre’de, bir hesaba göre 144 kişi diri diri yakıldı.

Katledilmiş Kürt kadınları, çıplak yol kenarına atıldı. Gencecik insanların cesedi, yerde sürüklenerek sokaklarda dolaştırıldı. Şehirler talandan sonra yıkıldı. Bir milyon kişi kendi ülkesinde mülteci oldu.

Ve bütün bu insanlık suçlarının baş komutanı General Hulusi Akar, hapishanede ya da tımarhanede olması gerekirken, doğduğu şehirde cami yaptırıyordu.

Oysa din ve vicdanı umursadığını sanmıyorum. Eserlerini bilen kimse de sanmıyor. Çünkü o, yalnız Şırnak’ta 23 tane cami yıktı. IŞİD geçmiş gibi, hiç bir yerde tarihi mabet kalmadı. Kimin parasıyla bilinmez ama Kayseri’deki cami inşaatı, gelecekte Cumhurbaşkanı yardımcılığını garantiye alma yatırımıdır. Yoksa bunca cinayet ve yıkıma imza atanın neyine din, vicdan ile sevda!..

Öte yandan yaptırdığı caminin silüeti, dinci bölücülüğün simgesidir. Tanrıdan çekinmesi, komutan olarak insanlıktan utanması da yok bunun…

Türk ve Hanefi mezhebindekilere cami iyi de, orduda Şafii Kürtler, Êzîdîler, Aleviler, üç-beş kişi de olsa Hıristiyan ve Yahudiler de var. Komutan olarak onları da ölüme gönderiyor, sonra Müslüman Kardeş olarak beliriyorsun. Komutan isen eğer, onların ibadeti için de bir taş koysana…

Her neyse bunca vahşi cinayet, yıkım zulmü, sonra dindarlık gösterisi ile cami yapımı, tam IŞİD için ve IŞİD’e göre…

Yazarın diğer yazıları