Gezi’nin simgesel ekonomisi

Son zamanlarda sıklıkla karşıma çıkan bir şey var. Genellikle de muhatabım orta sınıf bir beyaz Türk olduğunda karşılaştığım bir şey (“Ne işin var oralarda?” demeyiniz. Hayat işte!). Konu ne zaman dönüp dolaşıp Kürt meselesine gelecek gibi olsa, açıkça işaret etmeyen muğlak ifadelerle ‘bir şeyler’ (neyse artık onlar) eleştiriliyor (aslında eleştirilmiyor, olumsuzlanıyor – bu gibi şeylere ‘eleştiri’ demek Kant’a ve sonrasına, özellikle de Adorno, Horkheimer ve Benjamin’e herhalde çok büyük haksızlık olur) ve hemen ardından “Ama Gezi böyle miydi?” deniveriliyor. Ama bunu yaptıkları anda Gezi’ye sadık kalmaktan çıkıyor insanlar, farkında da olmuyorlar. Gezi diğer olan bitenlerin ‘ölçüsü’ haline, diğer şeylerle kıyaslanarak diğer şeylere parmak sallamanın bir biçimine dönüştüğü anda, ortada Gezi filan kalmıyor; romantik bir öznenin kendi romantik kibriyle dünyayı yargılama çabası artık söz konusu olan. ‘Olay’, böylece idealistleştiriliyor ve kendi tarihselliğinden koparılıyor. Oysa bir ‘olay’ öznenin iç örgütlenmesini başından sonuna dönüştürmüş bir şeyse olaydır ve olaya sadakat tam da öznenin bu kendi dönüşümüne sadık kalmasıdır.

Bunun tersi yönünde alınan her pozisyon öznenin gerçek bir imtihanı verememişliğini ortaya koyar; başka bir şeyi değil. Gezi’nin bıraktığı siyasal, sosyal ve kültürel sermaye, bugünlerde bazen açıkça bazen de örtük bir biçimde Kürt Hareketine karşı da seferber edilen bir simgeler demeti halini alıyor zaman zaman. Bir orta sınıf kibrinin diline nasıl terk edilebilir Gezi, şahsen benim aklım almıyor. Bu kibir, ülkede yapılmış en iyi siyasal eylemliliği de ‘kendisinin’ yapmış olduğu iddiasından oluşuyor. Türklük ethosu ya da Türklük Sözleşmesi gibi kavramlar eşliğinde düşününce de akla ister istemez ünlü faşist Nevzat Tandoğan geliyor. Şu sözleri: “Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var. Milliyetçilik lazımsa biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek; ikincisi askere çağırdığımızda askere gelmek.”

Alenen bu kadar çiğ bir retorikle iş göremeyeceklerine göre, inceltilmiş bir retorik devreye giriyor elbette. Yine kendisini her şeye kadir zanneden bir öznenin üstelik tam da bir çaresizlik havası içerisinde bunu dile getirmesi de bir garabet durum. Fakat mağduriyet psikozu ile kibrin iç içeliği konusunda Nurdan Gürbilek’in nefis kitabı Mağdurun Dili’ne bakılabilir. Çaresizlik hissi yükseldikçe kibir ve dolayısıyla dünyaya kendini kapatma durumu da yükselir. Bir olayın öznesi olarak söz alıp da tam bir çaresizlik duygusu içerisine savrulmak, olayı olay olmaktan, özneyi de özne olmaktan çıkarır oysa. Ya da belki de çoktan çıkılmıştır o durumdan; bu nedenle Gezi romantik bir kibrin dayanağı haline gelmektedir.

Bu türlü bir kendine kapanımın müthiş bir tarifini Rene Girard veriyor: “Gururlu sembolist öznellik dünyaya dalgın bir gözle bakar. Asla kendisi kadar değerli bir şey keşfetmez orada. Dolayısıyla kendini dünyaya tercih eder ve ondan uzaklaşır.” Bu türlü bir simgesel ekonomi içerisinde Gezi’ye yüklenen ‘simgesel değer’ onun kibirli bir sembolizmin ve romantizmin inşasına tahvil etmektedir. Fakat meselenin burada kalması bir tür mutlak kapanım anlamına gelecektir ki bu da simgesel alışverişin büsbütün iptal olması anlamına gelir. Bu nedenle kibirli romantik, kendi mantığını kendi mantıksal sonuçlarına kadar götürmeyecek kadar da kurnazdır. Girard, onun dünyadan bazı nesneleri seçemeyecek kadar hızlı da uzaklaşmadığını saptıyor: “Bu nesneler istiridyenin içine giren kum tanesi gibi bilincine yerleşir. Bu en küçük gerçek etrafında bir imgelem incisi oluşacaktır. İmgelem gücünü Ben’den ve de yalnızca Ben’den almaktadır. Görkemli saraylarını Ben için inşa eder. Ve Ben bu saraylarda, sınırsız bir mutluluk içinde eğlenir – ta ki gerçeklik denen o hain büyücü, düşün kırılgan yapılarına hafifçe dokunup da onları yerle bir edene kadar.”

Romantik bir Gezi imgeleminin kaçınılmaz sonucudur gerçekliğe toslayarak darmadağın olmak. Kibirli romantik bunun da sezgisine varacak kadar kurnazsa, Gezi’yi karşı karşıya getirdiği gerçekliği eğip bükmeye kalkışıyor yine aynı romantik aygıtlarla. Gezi’nin sembolik anlamını, diğer muhalefet biçimleriyle karşıtlaştırarak kuruyor. Tuhaftır, bu romantik zihin, Gezi’nin bütün devrimci potansiyellerini, bir hileyle, bir el çabukluğuyla, kendisi ortadan kaldırıyor. Çünkü Gezi’ye mevcut iktidar ağlarına karşıtlığıyla bir anlam yüklemekten ziyade, diğer toplumsal muhalefet eylemleriyle karşılaştırıp, bunlar arasında en üst yere yerleştirerek bir anlam yüklüyor. Gezi sembolleşiyor ve diğer eylemlilikleri örtük bir biçimde aşağılamak üzere seferber ediliyor bu zihniyet tarafından. Bir olaya ihanetin ilk belirtisi, onu romantikleştirmektir oysa.

Yazarın diğer yazıları