Gösteri toplumunda egemen devlet şiddeti

Guy Debord, modern kapitalizmin gelmiş bulunduğu aşamada, insanlar arası bütün ilişkilerin metalar arasındaki ilişkilerin biçimini almış olmasını çözümlediği Gösteri Toplumu adlı kitabında, iyiliğin ve kötülüğün de artık etik kavramlar olmaktan çıkıp piyasanın terimleri haline gelmiş olduğunu şu biçimde saptıyordu: “Gösteri kendini tartışılmaz ve erişilmez devasa bir olumluluk olarak sunar. “Görünen şey iyidir, iyi olan şey görünür” der, başka bir şey demez.” Gösteri, kendi kendisinin ürünüdür ve kurallarını kendisi koyar: O bir sahte-kutsaldır. Kendisinin ne olduğunu kendisi gösterir. Egemen devlet şiddetinin günümüzde aldığı biçimin mantığını da ‘gösteri’ içerisinde düşünmek gerekiyor biraz. Çünkü çağımızın egemen devlet şiddeti, modern hayaletimsi öldürme biçimleri ile eski ‘ibret-i âlem’ öldürme biçimlerinin bir birleşmesi, iç içe geçmesi olarak sunuyor kendisini.

İki farklı öldürme mantığının iç içe geçmesi… Yani bir hayli eskiden egemen şiddetin öldürme biçimi, öldürme olayının kendisini bir gösteriye dönüştürür; fakat gösteriden iz de bırakmaz, gösterinin ardından gösteri alanını temizler (!), örneğin cenazeleri kaybeder ya da nereye gömüldükleri konusunu belirsiz bırakırdı. Şeyh Said ve yoldaşlarını, Seyyid Rıza’yı ya da Mele Said’i düşünebiliriz. Fakat 60’lı yıllarla birlikte devletin geçirdiği dönüşüm, öldürme mantığına da damgasını vuruyor; bunu da dönüştürüyordu. Belki döneme damgasını vuran Soğuk Savaş nedeniyle ortaya çıkmış olan istihbarat savaşları da etkili olmuştur bu dönüşümde; çünkü devasa gösteriler halindeki öldürme edimleri yerini hayaletimsi öldürme edimlerine bırakıyordu. Devlet hayalet gibi geliyor ve geride yine iz bırakmıyordu. Paramiliter güçler, özel eğitimli ajanlar, gizli suikastlar… Devlet gizlice geliyordu; muhtemelen daha korkutucu olacağını düşündükleri için; fakat bir yandan da ne zaman, nereden, nasıl geleceği belli olmayan bir şiddet biçimi, artık devletin Tanrı’yı taklit edişinin doruk noktasına tekabül ediyordu. İnsanların gizli kaderi halini almaya çalışan, görünür olduğunda artık işin işten geçmiş olduğu bir şiddet biçimi… Kadere hükmetme arzusunu açığa vuruyordu bu ölüm mantığı.

Bu iki biçimin bir tür senteziyle karşı karşıyayız bir süredir. Bir yandan hayaletimsi bir hal, fakat bir yandan da özellikle de teknolojideki gelişmeler nedeniyle, tam da Debord’un tarif ettiği biçimiyle ‘gösteri’nin mantığına da kaydedilen bir şey: Ancak görünen şey iyidir! Kadere hükmetmeye çalışan bir güç, bu önermeden, bu iyi denkleminden kaçamaz. Gösteridir esas olan ve Türkiye’de İslamcılar-modernistler biçimindeki çatışmayı esas alarak düşünmek son derece önemli bir meseleyi ıskalamamıza neden oluyor. Medya üzerindeki denetim ve çok yoğun bir yeni-devlet propagandası gibi okuduğumuz şey, daha derin bir düzeyde, asli olarak devasa bir kültür endüstrisidir. Bu endüstri, uzunca bir süredir de Kürtlerin olumsuzlanması üzerine bina edilmiş bir beyaz Türk kimliğinin inşası için çalışıyor ve yine bu kimlik tarafından da inşa ediliyor. Gösteriye tahvil edilmiş devasa bir kültür endüstrisi…

Sürekli bir propagandaya maruz kalıyor değiliz esasında; maruz kaldığımız şey sürekli kendisini açığa vuran, bazen bir reklam filminde, bazen bir dizi filmde, bazen sokakta yürürken, bazen sosyal medyaya düş(ürül)en çeşitli videolar ya da fotoğraflarla açığa vuran, sürekli kendi varlığını duyurma hezeyanına kapılmış bir Devlet-varlıktır. Walter Benjamin, egemenlik, olağanüstü hal, devlet vs. tartışmalarında hala pek çok tartışmayı tetikleyen o son derece güçlü yazısı “Şiddetin Eleştirisi’nde kurucu şiddetin olağan durumun içerisine sürekli sızması nedeniyle olağan durum diye bir şeyin söz konusu olmadığını belirttikten sonra hukukun dışında duran iki şiddet biçimini ele alıyordu: Mitsel şiddet ve ilahi şiddet. İlki için verdiği örnek Niobe mitiydi. Tanrıların herhangi bir cezalandırma yoluyla bir telafi (ve dolayısıyla adalet) arayışında olmayan şiddet biçimine mitsel şiddet diyordu. Tanrılar salt kendi varlıklarını ortaya koymak için şiddete başvuruyorlardı. Buna karşılık Eski Ahit’e referansla belirlediği ilahi şiddet ise adalet için hukuku ortadan kaldıran bir şiddet biçimiydi (örneğin genel proletarya grevi).

Gösteri toplumu içindeki egemen devlet şiddeti ve bunun devasa bir kültür endüstrisi içerisinde salt şiddet olmakla bırakılmayıp, bir şiddet temsili olarak da yeniden üretilmesi, açıkça bu şiddetin mitsel şiddet olduğunu ortaya koyuyor. Kendisinin varlığını ortaya koymak isteyenin şiddeti, bunun icracıları ne düşünürlerse düşünsünler, putperest bir şiddet biçiminin tek-tanrılı bir sistem içerisinde devreye sokulmasıdır. Ancak gösteri toplumunda mümkün olabilecek tuhaf, paradoksal bir hal…

Yazarın diğer yazıları