‘…gözümüz yok’ diye diye

İhvanü’l Müslimin (Müslüman Kardeşler) teşkilatı, ideolojik olarak Nazilerle benzeştir. Yalancılığı yaşam biçimi haline getirmede de…

Ortaklaşan yanları nedeniyle mı, Mısır’da Nazilere yardım edip bel verdiler, bilmiyorum. Ama, yıllar sonra büyüyüp kemale erince, Mısır’da iktidarları tutmadı. TC, onlara üs oldu.
Irkçı-İslamcı İhvan’dan türeme çeteler, TC’nin himaye ve lojistiği ile Ortadoğuyu harman gibi savurdular. Bir yansanlık yangınıydı, bu. Türevler El Nusra, IŞİD (DAİŞ), ÖSO etiketliydiler. Yolları olan “Yeni İslam” da özüyle zalimlikti. Türk devletinde yaratılan manzara tanıktır ki, bütün dinlerin amentüsü olan vicdan bunlarda yoktu.

Somali’de, açık deniz korsanlığında da kelle kesiyorlardı. IŞİD’in başkent ilan ettiği Rakka’da en büyük katliam çukuru bulundu. 3 bin 500 ceset…
Suriye ve Irak’da, insan kesme törenleri düzenliyorlardı, bunlar. Hırsızlık, soygun ve talan işleriydi. Kadınlar da vadedilmiş ganimetti.

Türk devleti, bu kanlı çetelerin ardındaki maskeli güçtü. Çetelerin, Türk devletine vekaleten savaştığını, dünya medyası söylüyordu.

Bu haydutların ölümü, Türklerin “beka” davası olarak, baş düşman ilan ettikleri Kürtlerin elinden oldu sonunda. Oysa Türklerin reisi Erdoğan, gidip Şam’da namaz kılarak haydutların zaferini kutlayacaktı. Hayal kırıklığı ile kaldı.

Haydutların bozgunundan sonra, Türkler için iş başa düştü. Kurtken, başlarına kuzu postu çekerek, duldasında zafer derecekleri gölge aradılar. Amaçlarına varmak için, 70 yıldır geçindikleri NATO’ya topuk gösterip tam karşıtı olan Rusya’ya sığındılar. Güney Kürdistan’da meyvesini yedikleri “kimsenin toprağında gözümüz yok” yalanını bayrak yapıp pusuya yattılar.

Bu entrika ile pusuya yatıp Güney Kürdistan topraklarını çalmışlardı.
Aslında eyyam da hırsıza göreydi. Çünkü, ailelerin egemenlik savaşı vardı. Yurt hırsızı, bu durumu fırsat bilip taraflara yanaştılar. “Gel kardeşim, sana yardım edeyim” yalakalığı ve “kimsenin toprağında gözümüz yok” yalanını yol yaparak içeriye girdiler. Kısa zamanda, en az 20 askeri üs kurup tank, top taburlarıyla yerleştiler.

Dost alış-verişi adı altında, “sizin çalışmanıza ne gerek? Bizde her şey var” tuzağını kurdular. Ortaya peynir, ekmek, domates, makarna yığarak, gıda karşılığında petrol gelirini kasalarına aktardılar.
Günün birinde, Güneyli biri çıkıp “size ihtiyacımız kalmadı, askerlerinizi alıp gidin” deyince, hırsız gibi gelenler, “gücünüz varsa siz çıkarın” cevabıyla dikeldiler.

Güneyliler, 2017’de bağımsızlık için referandum düzenleyince, işgal amaçlı askeri manevralarla bunlar karşılarına dikildiler. Bu arada, içişleri, dışişlerine el attılar. Kuzeylilere ek olarak düşman ilan ettikleri Şengal ve Rojava Kürtleri de, Güneyliler hasım oldu.
Artık ‘güzümüz yok’ dedikleri toprakların efendileri gibi at sürüyorlardı.

Kürt yönetimlerine haber verip vermediğini kimse bilmiyor, ama Türk ordusu Kastamonu, Bolu, Düzce dağlarında yürür gibi, Kandil dağlarını hedef alıp işgale başlıyordu. Güneyliler, sessiz seyircilikle de kalmıyor, işgalcilere karşı çıkanlar kızıyor ve onları “hainlik” ile suçluyorlardı.

Bütün bunlar olurken, Bağdat (Irak) yönetimi de bir sabah ülkesinin işgale uğradığını ve Türk ordusun Başika kasabası sırtlarında üslendiğini, şaşarak gördüler. “Bu da ne?” deyince de, “Ne kızıyorsunuz? Siz davet ettiniz” cevabıyla kala kaldılar.

Başbakan İbadi’nin “yalan, biz kimseyi davet etmedik“ demesine, “gücünüz varsa gelin“ cevabını yapıştırdılar. Irak’ın savaşacak gücü yoktu. Hırsız çaldıklarıyla kaldı.

Sözün ortasına dönersek: Kürtlerin girişmesiyle çeteler bozguna uğratılınca, bir gün önceye kadar dolaylı yoldan savaştıkları Ruslara, “ver öpim abi” diyerek yanaştılar. Akar yakıt boru hattına güzergah açma, Nükleer santral ihalesini verme, Füze satın alma rüşvetine karşılık olarak, onlardan Cerablus bölgesiyle Efrîn’in işgal iznini satın aldılar. Rojava’yı işgal izni için de, dalkavuk taklalarını tazelemeye devam ediyorlar.

Bu arada, “kimsenin toprağında gözümüz yok” diye diye işgal topraklarında kalıcı olmanın alt yapısını kuruyorlar. Egemenliğin simgesi olarak, her yere bayraklarını diktiler. Yönetimi değiştirip Türk vali, belediye başkanı, kaymakam tayin ettiler. Kendi polis teşkilatlarını kurdular.

Ayrıca, nüfusunun büyük çoğunluğu Kürt olan Efrîn başta olmak üzere, bütün işgal topraklarında etnik arındırma proğramı uyguladılar. Kürtleri söküp attılar. Yerlerine, kiralık asker olarak kullandıkları Uygurları, Çeçen, Afgan, Türkmen ve Balkanlıları yerleştirdiler.
Kürt kültürünün izlerini silmek için de mabetleri, anıtları, mezarlıkları tahrip ettiler. Kürtçe eğitim veren okulları kapatıp, İhvan öğretilerinin okutulduğu İmam-Hatip okulları açtılar. Kürtlere Kürtçeyi yasaklayıp yerine Türkçeyi yerleştirdiler.

Ve bu yurt hırsızları, dünyayı avanak yerine koyup hala, “bizim kimsenin toprağında görümüz yok” teranesine devam ediyorlar.

Oysa Kıbrıs’ı işgal ederken, Güney Kürdistan’a, Irak topraklarına girerken de böyle demişlerdi. Ve toprak hırsızları, şimdi gözlerini dikmiş Rojava’ya bakıyorlar.

Ancak, orası kolay bir lokma değildir. Kürt savaşçılar onları bekliyor. Hadi bakalım, Amerikan Dışişleri Bakanı Pompeo da dün, “Saldırırlarsa bedeli çok ağır olur” diyordu.
Hırsızın, bu kez işi zor. Çünkü, bütün hareketleri ışık altında. Ev sahibi de onu bekliyor…

Yazarın diğer yazıları