Gramsci, Öcalan ve Postmodern Prens

“Machiavelli, geliştirdiği Prens çözümlemeleriyle Ortaçağ ideal prensini yaratmak istedi. Gramsci, Machiavelli’nin Prens’inden esinlenip bunu devrimci partiye, devrimci partinin önderliğine, strateji ve taktiklerine uyarlar. Machiavelli’nin Prens’i, başarılı bir prensin ne gibi özelliklere sahip olması gerektiğini tanımlarken, Gramsci de bundan hareketle devrimci parti ve militanın sahip olması gereken özelliklerini sıralar. Gramsci, sosyalist siyasal örgütlenmenin nasıl olması gerektiğine dair önemli çözümlemeler yapıyor. Ben de aslında Gramsci’nin Modern Prens’ini Demokratik Modernite‘ye ve Demokratik Modernite’nin hakikat aşığı militanına uyarlamış durumdayım. Aslında Gramsci ile çarpıcı benzerliklerimiz var.“ (Abdullah Öcalan)

Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da çalkantılı yıllar yaşanır. ‘Kırmızı Yıllar’ olarak isimlendirilen 1919-1920’den sonra faşizm saldırıya geçer, ‘Kara Yıllar’ ile yanıt verir: 1921 ve 1922’de JİTEM’vari faşist paramiliter çeteler sol, sosyalist ve sendika hareketine karşı tam bir terör estirip yüzlerce insanı katlederler. Benito Mussolini fırsatı değerlendirip Ulusal Faşist Parti’yi kurar. Orta sınıf ve sanayiden de yoğun destek toplayabilen Mussolini, 1922’de başbakan olur ve adım adım diktatörlüğünü inşa eder. 

Antonio Gramsci böyle bir dönemde elini taşın altına koyup 1924 seçimlerinde Komünist Parti’den milletvekili olarak İtalya Parlamentosu’na seçilir. Ancak çok geçmeden, iki yıl sonra dokunulmazlığına rağmen faşistler tarafından tutuklanır. Aynı sene bütün seçilmiş belediye meclisleri ortadan kaldırılır, belediyelere kayyum atanır, bütün antifaşist, sol, sosyalist ve demokrat örgütler kapatılır, basın susturulur, 123 muhalif parlamento üyesinin vekilliği iptal edilir, komünist olanlar tutuklanır. 25 Kasım 1926 tarihli ‘Devleti Koruma Yasası’ ile siyasi suçlar için idam cezası getirilir.

Gramsci bir yıl tutuklu kaldıktan sonra 1927’de mahkemeye çıkarılır. Mahkemede savcı, Gramsci’nin faşist diktatörlük karşısında oluşturduğu tehdidi şu sözlerle dile getirir: “Yirmi yıl bu beynin işlemesini engellemeliyiz!” 20 yıl 4 ay 5 gün hapse mahkûm edilir.

Ağır zindan koşullar altında bu muazzam aklın işlemez hale getirilmesi hedeflenir, ancak Gramsci büyük bir irade ve zihin gücü ile – tıpkı Öcalan gibi – paradigmasal yeniden doğuşu gerçekleştirir. Dönemin solunun eleştirisini yaptığı, faşizmin hangi koşullarda yükselebildiği sorusunu sorduğu ve yeni bir çıkış aradığı 9 ciltlik Hapishane Defterleri, bu yoğun düşünsel üretim sürecinin ifadesidir. 

Zindan koşullarında geliştirdiği kuramında önemli yere sahip kavramlardan bir tanesi de hegemonya kavramıdır. Hegemonya Gramsci için sadece iktidar veya egemenlik anlamına gelmiyor. Bundan ziyade bu kavramın yardımı ile toplum-devlet ilişkisini çözümlemeyi çalışır. Devleti bu bağlamda “zor zırhlı hegemonya” olarak tanımlar. Ancak hegemonya Gramsci için sadece zor aygıtına dayalı geliştirilmeyip, aynı zamanda toplumsal rızaya dayalı geliştirilen, dolayısıyla kapsamlı ideolojik boyutları olan bir çeşit siyasal iktidardır. Gramsci’nin ‘toplumsal rıza’ olarak ifadelendirdiği gerçeğin altını Öcalan ‘ideolojik hegemonya’ kavramı ile doldurarak iktidar ile ideolojik hegemonya arasındaki bağın sistematik ve tarihsel çözümlemesini yapıyor. Hatta Öcalan, ideolojik hegemonyaya daha büyük bir önem atfediyor. 

Gramsci’ye göre hegemonya ile mücadele, bir karşı-hegemonya gerektirir. Yani devletin hegemonyal iktidarına karşı koyabilmek için toplumun bir karşı-hegemonya düzeyinde örgütlenip mücadele etmesi gerekir. Gramsci için bu mücadelenin öncülüğünü yürütecek olan, devrimci partidir. 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, kendi kuramını geliştirirken Kapitalist Modernite ile Demokratik Modernite kavramlarını kullanıyor. Ve şöyle diyor: “Gramsci’nin Modern Prens’i Machiavelli’nin Prensi’nin sosyalist halini ifade ediyor. Al onu Demokratik Modernite Prens’ine vur. Güzel bir şey çıkar sanırım. Ehmedê Xanî de Mem’i prens olarak tasarlıyor. Ama bizim Mem ve Zînlerimiz hepsi yenildi. Yenilmeyen Mem ve Zînleri yaratmak lazım.”

Bugün Türkiye’de AKP faşizmi tarafından inşa edilen diktatör rejim, hegemonyanın ta kendisidir. Abdullah Öcalan, Aralık 2010 – yani neredeyse tam 6 yıl önce – tamamladığı Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü adlı savunmasında, bugün yaşananları şöyle öngörmüş: “AKP’nin iktidara gelmesi, devlette yeni hegemonik dönemi ifade eder. Cumhuriyet’in seksen yıllık Beyaz Türk hegemonyası, yerini yavaş yavaş ve sancılı şekilde Cumhuriyet’in Ilımlı İslamcı geçinen Yeşil Türk Faşizmine bıraktı. Şüphesiz bu durum devletin tümüyle fethedildiği anlamına gelmez, fakat o yola girilmiştir. Ankara merkezli Beyaz Türk Faşizmi yerine, Konya-Kayseri merkezli Yeşil Türk Faşizmi yavaş yavaş emin adımlarla Cumhuriyetin yeni hegemonik gücü olma yolundadır. Cumhuriyetin 100. yılı olacak 2023 yılının bu hegemonya altında karşılanması daha şimdiden açıkça planlanmaktadır.”

Bu yeni hegemonik gücü durdurmanın tek yolu karşı-hegemonya inşa etmekten geçer. Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketinin yapmaya çalıştığı da budur. Özyönetim direnişi de bu bağlamda bir karşı-hegemonya oluşturma direnişi olarak okunabilir. Bu süreç, sıradan protestolarla atlatılabilecek bir süreç değil. AKP’nin önderliğinde faşist hegemonya hızla inşa ediliyor. Kobanê şahsında Rojava devriminin DAİŞ’in desteğiyle boğulmak istenmesi, Medya Savunma Alanlarına yönelik hava saldırıları ile startı verilen Topyekun Savaş, Suruç ve Ankara katliamlarıyla Türkiye solunun imhası, Özyönetim ilanlarına karşı sokağa çıkma yasakları ve katliamlar, belediye eşbaşkanlarının tutuklanması, yerlerine kayyum atanması, siyasi soykırım operasyonları, basın-yayının susturulması, HDP milletvekillerinin tutuklanması ve en son Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin örgütlendiği kurumlarının KHK ile kapatılması, faşist hegemonyayı inşa sürecinin birer adımları olarak okunmalı. 

Türk faşist hegemonyanın önemli başarılarından biri, geliştirdiği ideolojik hegemonyadır. Bu ideolojik hegemonya, bu iktidarın hedefinde olan geniş kesimlerin hegemonyanın özünü bir türlü kavrayamamasını beraberinde getiriyor. Bazı kesimler hala AKP’nin er-geç müzakere masasına döneceğine inanıyor ve idam tartışmasını ‘yok ya, bu kadar ileri gitmezler’ diye hafifletebiliyor. Ama anlamıyorlar ki bugün Türkiye’de yaşananlar neredeyse 1933 Almanya’sının tıpkısının aynısıdır. Soykırım ise şimdiden başlamış durumdadır. Daha da ilerlemesini durdurmanın tek yolu güçlü bir karşı-hegemonya inşa edip faşist hegemonyayı yıkmaktır. Başka yolu yok. 

Yazarın diğer yazıları