Gramsci’nin sağ takipçileri

AfD’nin son seçim sloganları arasında, “İslam’ın Almanya’da yeri yok” ya da bir domuz fotoğrafının eşlik ettiği “İslam mutfağımıza uymuyor”, hamile bir kadın fotoğrafı eşliğinde “Yeni Almanlar mı? Kendimiz yaparız”, farklı geleneksel kıyafetleriyle Almanların yer aldığı bir fotoğraf ile “Biz yeterince renkli ve çeşitliyiz” gibi ırkçılığın popüler bir dille paketlenmiş halleri yer alıyor. Doğu Almanya’nın yüzde yirmisi, Almanya’nın ise son seçimlere göre yüzde 12’si, doğrudan bu sloganlara/programa oy veriyor.

Doğu Almanya ve radikal sağ – 2

Osman OĞUZ      –  [email protected]

İtalya Komünist Partisi üyesi teorisyen Antonio Gramsci, toplumların yönetilmeye ikna olma/yönetime isyan etme süreçlerinin sadece sınıf çelişkilerinin kaba sonuçları üzerinden anlaşılamayacağını, “kültürel hegemonya”nın ayrıca ele alınmak durumunda olduğunu tespit ediyordu. Kaynağını yalnız sınıf çelişkisinden alan mücadele biçimleri, devrimci bir enerji ortaya çıkaramazdı; sanat çevreleri, medya, eğitim kurumları gibi (“küçük burjuva”) kültürel alanlarda uzun süreli etkinlik yoluyla yeni bir toplumsal tartışmanın, nihayetinde diskurun ortaya çıkarılması gerekiyordu. Böylelikle toplum, iktidarı ya seçimler ya da gereğinde başka yollarla devirmeye “gönüllü” olacaktı. “Siyasal devrim”den önce bir “ruhsal devrim”e ihtiyaç vardı ve bunun için de toplumun kültürel mücadele neferi olacak “yüzde 1”i yeterliydi.

Hayatının son yıllarını ölümüne neden olan faşizmin zindanlarında geçiren Gramsci, bugünleri görse kahrından bir kere daha ölebilirdi kuşkusuz; zira tezleri, Alman radikal sağı tarafından üstlenildi ve “yeni sağ”ın metodolojisinin başına yazıldı. Öyle ki bu akımın en önemli temsilcilerinden biri olan organizasyonun isim babası, Gramsci olacaktı: “Ein Prozent für unser Land (Ülkemiz İçin Yüzde Bir).

Almanya’daki modern radikal sağ hareketi, geçişkenlik arz eden kabaca üç kategoriye -“yeni sağ”, “AfD” ve “Neonaziler”- ayırmak ve bunları anlatmaya yeni sağdan başlamak verimli olabilir.

1. Yeni sağ: Kültürel iktidar mücadelesi

“Yeni sağ”, kökleri Alman radikal sağında olan bir kavramsallaştırma değil fakat onun organizasyon yapısı itibarıyla en güçlü karşılıklarından birini Almanya’da bulduğunu söylemek mümkün. Genel olarak, toplumsal meşruiyetini yitirmiş, başarı şansı kalmamış “eski sağ” retorikten kurtulma arayışı olarak tanımlanabilir. Örgütsel kaynağı, “Alman yeni sağının atası” olarak tanımlanan, tarihi 60’ların sonuna uzanan Fransa kökenli GRECE (Groupement de recherche et d’études pour la civilisation européenne) hareketi.

Yeni sağ, radikal sağın kültürel mücadelesini ifade ediyor. Girişte andığımız Gramsci kaynaklı “kültürel öncü savaş” yöntemi ekseninde bir araya gelmiş, sabit yapısı olmayan bir entelektüeller ağı. Niyetlerini pek çok metinde “sağdan gelen kültür devrimi” olarak tanımlıyorlar. Almanya’daki yeni sağ, Nazi mirasını reddettiğini söylüyor fakat ideolojik kimliğini Hitler faşizminin taşlarını ören Weimar Cumhuriyeti’ndeki “muhafazakar devrim” (1) ile kuruyor. Öte yandan Hitler faşizmini, “büyük ve şanlı Alman tarihinde kısacık bir an” olarak tarif ediyor; ardından gelen hafıza ve yüzleşme çalışmalarının Alman milletinin özgüvenini hedef aldığını, soykırım anıtlarının utanç abideleri olduğunu söylüyorlar.

Christian Fuchs ile birlikte “Yeni Sağ Ağı: Kim yönetiyor, kim finanse ediyor ve toplumu nasıl değiştiriyorlar?” başlıklı bir kitap yazan Die Zeit gazetesi muhabiri Paul Middlehof’a göre Almanya’da bu akım içerisinde sayılabilecek 150’yi aşkın organizasyon bulunuyor. Middlehof, yeni sağ aktörlerin ‘68 hareketini toplumu saran bir “tümör” olarak tanımladığını belirtiyor ve ekliyor: “Hedef, farklı toplumsal alanları yeniden fethetmek. Elbette yalnızca parlamentolar değil, ayrıca farklı gruplar. Buna hayvanları koruma dernekleri, sendikalar ve sağ rap grupları da dahil.” (2)

Bu hareketin sokak ayağı, Identitäre Bewegung. Kavramın kendisi gibi Fransa kaynaklı olan hareket, 2014’ten bu yana Almanya’da da etkinlikler düzenliyor. Niyetleri, radikal sağın şiddete eğilimli, düşünce özürlü, “dazlak” imajını kırmak; sözde “hakikatleri” gündeme getiren, argümanlarla konuşan, sempatik ve genç nesil içinde bir “alt-kültür” yaratma ehliyetine sahip bir hareket ortaya çıkarmak.

Akımın önemli temsilcileri arasında, belirli şartlar altında, Ein Prozent für unser Land (Ülkemiz için Yüzde 1), Institut für Staatspolitik (Devlet Politikası Enstitüsü), Antaios Yayınevi, Junge Freiheit gazetesi, Compact ve Cato dergileri sayılabilir. Bu organizasyonların amacı, durmaksızın kavram ve tartışma (yeniden) üretmek; bunlar eliyle bir yandan toplumsal diskuru etkilemek, öte yandan sağ aktivizme güncel politik malzeme sunmak. Yeniden üretilen kavramlara verilebilecek örneklerden biri, “Umvolkung” (etnik dönüşüm). Kavram, esasen Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki nüfus hareketlerinden kaynağını alsa da esas anlamını Hitler Almanyasında buluyor. Naziler kavramı, bir yandan “Almanlığın yitirilmesi”, öte yandan bu insanların yeniden “Almanlığa kazandırılması” anlamına gelecek biçimde kullanıyor. Yeni sağ ise başta mülteciler ve İslam olmak üzere dışarıdan gelen tehditlerin ve içerideki “yeşil sol parazitlerin” Alman halkını (ve genel olarak Avrupa’yı) dönülmez akşamın ufkuna sürüklediğini iddia ediyor.

2. AfD: Radikal sağın meşruiyet savaşı

Yeni sağ, AfD’nin 2013’teki kuruluşuna değin, parlamentolarda var olmaya ya sıcak bakmıyor ya da bunu -hiç değilse Doğu Alman eyaletlerinde- neonazi hareketin mevcut partisi NPD (Almanya Nasyonal Demokrat Partisi) üzerinden deniyordu. Fakat NPD, adlı adınca bir neonazi partisiydi ve yeni sağ teorinin bazı sosyal bilimciler tarafından “ırksız ırkçılık” olarak tariflenen manipülasyon metoduna ve “dazlak” imajı dolayısıyla da toplumsallaşma gayesine uyum sağlayamıyordu.

AfD, kuruluş günlerinde (yeni sağın o dönemki ideolojik eforuna da uygun biçimde) Avrupa Birliği ve Euro karşıtı bir eksende söylem üretiyor; yabancı düşmanlığı, “göç politikasının eleştirisi” üzerinden gündeme geliyorsa da ana tema olarak görünür olmuyordu. Bu eksenle liberal kanattan pek çok akademisyeni de yanına alan hareket, 2015’te doruğa ulaşan mülteci akışı ardından ise hızlı bir dönüşüm geçirdi: Artık toplumsal meşruiyetin ve kuvvetlenmenin katalizörü olarak kullanılabilecek güçlü bir düşman imajı vardı. İslamcı şiddet eylemlerinin medyadaki görünürlüğüyle de birlikte ırkçı fantezi, mültecileri hedef alan bir kampanya eşliğinde, kitlelerle yeniden buluşma şansı yakalamıştı. Sosyal ve ekonomik problemler, birer birer mültecilerin varlığıyla açıklanmaya başlandı. Sözgelimi kiraların fırlaması, konut piyasasının geçtiğimiz yıl milyarlarca Euroluk ciro kaydeden “ev şirketleri” eliyle hızlı bir biçimde neoliberal dönüşümüyle değil, ev arayan mültecilerle açıklanıyordu. Kamusalda, hem de partinin o dönemki genel başkanı Frauke Petry’nin ağzından, “sınırdan geçen mültecilerin ateşli silahlarla vurularak durdurulması” önerisi tartışılır olmuştu. (3)

AfD’nin son seçim sloganları arasında, “İslam’ın Almanya’da yeri yok” ya da bir domuz fotoğrafının eşlik ettiği “İslam mutfağımıza uymuyor”, hamile bir kadın fotoğrafı eşliğinde “Yeni Almanlar mı? Kendimiz yaparız”, farklı geleneksel kıyafetleriyle Almanların yer aldığı bir fotoğraf ile “Biz yeterince renkli ve çeşitliyiz” gibi ırkçılığın popüler bir dille paketlenmiş halleri yer alıyor. Son Avrupa Parlamentosu seçimleri programında ise mesela, “Ulusları korumak” başlığı altında, “Almanya’da güncel olarak yalnızca 4 milyon Alman kökenli erkek yaşıyor” cümlesi yer alıyor; doğrudan ulusun biyolojik üretimine, hem de olabildiğince cinsiyetçi bir anlatımla, dikkat çekiliyor.

AfD’nin giderek keskinleşen bu “dürüstlüğü”, kamusaldaki bir “tabu kırılmasına” da işaret ediyor. Doğu Almanya’nın yüzde yirmisi, Almanya’nın ise son seçimlere göre yüzde 12’si, doğrudan bu sloganlara/programa oy veriyor. Meseleyi “kaygılı yurttaşlar” lügatıyla açıklamak, bu noktada olanaksızlaşıyor. Hamburg Uygulamalı Bilimler Üniversitesinden Sosyal Pedagoji Profesörü Jack Weber’in ifade ettiği gibi AfD’ye verilen desteği sosyal istikrarsızlıkla, seçmenin zeka sorunlarıyla veya baştan çıkarılmasıyla açıklayan bu tespitler, ciddi bir apolitiklikten muzdarip. Weber, şunları söylüyor: “İnsanlar içinde bulundukları kötü sosyal koşulları milliyetçi ve ırkçı argümanlarla açıkladığında, milliyetçiliklerinin sebebinin bu koşullar olduğunu değil, bu insanların durumu milliyetçi okuduğunu söyleyebiliriz. (…) Seçmen ve failleri, bu kararları yanlış ve tehlikeli bulsak dahi, karar verme kabiliyetine sahip özneler olarak ciddiye alıyorsak eğer, onların neden sağı takip ettiği sorusunun yanıtı oldukça açıktır: Sağcıların politik görüşlerini doğru buluyor ve paylaşıyorlar.” (4)

Dolayısıyla denilebilir ki AfD, (bu dosyanın dünkü bölümünde Doğu Almanya özelinde anlatmaya çalıştığımız üzere) tarihsel ve güncel kökleri olan ırkçılığa kamusalda ve özel olarak siyaset kanalları içinde meşruiyet alanı yarattı, yeni ve daha temiz bir “takım elbise” giydirdi. Alman radikal sağı içinde tuttukları yeri de bununla açıklamak mümkün. Bu konumlanma, yeni sağın on yıllara yayılan çabasının da bir sonucu ve zaferi olarak görünür oluyor. Keza yeni sağ, AfD’yle organik bir bağ içinde de bulunuyor. Gazeteci Middlehof, bu bağı şöyle açıklıyor: “AfD, [yeni sağ] hareketin güç merkezi. Büyük seçim başarıları sayesinde son yıllarda ciddi miktarda para topladılar, iyi örgütlendiler ve bugün hareketin bir çeşit mikrofonu gibi çalışıyorlar. Konuşmaların birçoğu, kaynağını ve entelektüel gıdasını yeni sağdan alıyor. Aynı zamanda AfD, yeni sağdan birçok aktivist ve yayıncının işvereni durumunda. Sağ basının eski editörleri veya sağ radikal öğrenci temsilcileri, bugün raportör veya akademik kadro olarak eyalet parlamentoları veya federal parlamentoda AfD için çalışıyor.”

3. Neonaziler: Tarihi güçlenme

Almanya Federal Hükümetinin Sol Parti’den gelen bir soru önergesine verdiği cevap, çarpıcı bir istatistiğin ortaya çıkmasına neden oldu: Son iki buçuk yıl, ülke tarihindeki en büyük neonazi mobilizasyonuna tanık oldu. Hükümet verilerine göre 2018 yılının Haziran ve Eylül ayları arasında yapılan neonazi etkinliklerine 7 bin 500’den fazla kişi katıldı. Bu sayı, 2017’nin aynı aylarında 3 bindi. (5)

Neonaziler, AfD’nin varlığı sayesinde geniş toplumsal kesimlerin desteğini alma tartışmalarından kurtulmuş oldu. Fakat öte yandan NPD’nin yanına eklenen “Der III. Weg” (Üçüncü Yol) ve “Die Rechte” (Sağ Parti) gibi yeni görece güçlü aktörler ile birlikte daha da görünür hale geldiler. Çalışmalarının esasını halen küçük gruplarla, spor salonu veya Almanya’nın geleneksel öğrenci kulüpleri olan “Burschenschaft”larda sürdürülen etkinlikler oluşturuyor. Kendilerini gelmekte olduğunu zaten tespit ettikleri “iç savaşa” hazırladıklarını söylüyor ve hem eylemlerdeki hem de basındaki görünürlükleri gösteriyor ki, doğrudan şiddet eksenli örgütlenmelere odaklanıyorlar. Bu örgütlenmeler, “üç beş meczup” olarak adlandırılabilecek bir raddede de ne yazık ki bulunmuyor.

(1) “Muhafazakar devrim”, başka anlamlarının yanı sıra, Alman Weimar Cumhuriyeti’ndeki antiliberal, antidemokratik ve eşitlikçilik karşıtı muhalif hareketlerin genel adı. Federal Kamu Yönetimi Üniversitesi Profesörü Armin Pfahl-Traughber, yeni sağa ilişkin şunları yazıyor: “…kendini doğrudan muhafazakar devrimin teorisyenleriyle bağlantılandırıyor ve bu nedenle onların günceldeki mirası olarak tanımlanabilirler. Her ne kadar rol modelleriyle benzer tutumlar ve stratejilerle çalışsalar da şimdiye kadar onlara benzer bir anlamı da etkiyi de yaratabilmiş değiller.” (Konservative Revolution und Neue Rechte, 1998)

(2) “Die AfD ist das Kraftzentrum der Neuen Rechten”, Timo Stein, 15 Mart 2019, Watson Dergisi.

(3) Bu öneri, 2018 Haziranında AfD Saksonya Genel Sekreteri Jan Zwerg tarafından da tekrarlandı.

(4) “Der Rechtsruck und seine Gründe”, Jack Weber, 2017.

(5) “Mehr Neonazi bei Demonstrationen, 9 Kasım 2018, n-tv.


En soldan en sağa giden oylar

2017 yılındaki Federal Parlamento seçimlerinde Sol Parti’nin 430 bin seçmeni, AfD’yi seçti. Bu duruma dair iki tez öne çıkıyor.

Birincisi, bu insanlar DDR yıllarında iktidar partisi SED tarafından eğitilmiş ve onu desteklemişti; Sol Parti’yi de SED’nin devamcısı olarak görüyorlardı. Fakat Sol Parti, SED’nin romantik ve ulusalcı “halk” soyutlamasının yerine farklı katmanları, bağlamları olan bir “toplum” tarifi yerleştirdi; geleneksel sosyalist anlatıdan koptu. Mülteciler meselesinde de Sol Parti, “Hoşgeldiniz” kampanyalarına öncülük etti, mültecilerin büyük oranda yanında oldu, onlara düşmanlık besleyenleri net bir biçimde mahkum etti. Durmaksızın “vatan” ve “halk” diyen, “yabancı düşmanlara” dikkat çeken ve mülteci politikasını kıyasıya eleştiren AfD, bu yaşlı Sol Parti seçmeninin kodlarına daha iyi uyum sağlıyordu.

İkinci tez, AfD seçmenin reaksiyoner yapısına dikkat çekiyor. Buna göre bu seçmen, Sol Parti’yi de AfD’yi de aynı nedenle seçiyor: Aşağılık kompleksi ve tanınma arzusu, onu “uç”, “aşırı” reflekslere yöneltiyor; oy kullanmak, parti programlarının içeriğiyle bağlantısı zayıf, hırslı tanınma ve mesaj gönderme arzusuyla ilişkisi kuvvetli bir edime dönüşüyor.


Toplumun en az dörtte biri bizi yok etmek istiyor

Sven Wegner, Dresden’deki radikal sol hareketin tanıdık yüzlerinden biri. Almanya genelinde örgütlenen komünist federasyon “ums Ganze”nin üyesi olan Wegner, kentte binlerce kişiyi toplayan önemli eylemlerin organizasyonunda yer alıyor.

Wegner, Doğu Almanya’nın duvarın yıkılması ardından derinleşen “aşağılık kompleksinin” gerekçeleri olan güçlü bir hissiyatı işaret ettiğine dikkat çekiyor ve kendi dedesinden örnek veriyor: “Duvarın yıkılması ardından Batı Almanya’ya göç etti ve orada kendi adından başka bir adla, ‘Udo’ ile çağrılıyordu: ‘Unser Dummer Ossie’nin (Bizim Aptal Doğulu) kısaltması. Bu, Batı’da Doğuluların maruz kaldığı yaygın bir yaklaşım.”

Doğu Almanya’nın bugün de Batı’ya göre daha düşük bir ekonomik düzeye sahip olduğunu ve Doğu’da dahi çok az Doğulunun yönetici pozisyonlarda çalıştığını anlatan Wegner’e göre “dezavantajlı olmak” yine de esasen “subjektif bir duygunun ürünü”; keza durum, genel olarak o kadar da kötü değil.

Sol Parti’nin öncellerinden biri olan Demokratik Sosyalizm Partisi’nin (PDS) de vaktiyle bu dinamik üzerinden örgütlenmeye çalıştığını aktaran Wegner’e göre sol da ayrıştırıcı “biz” dilinden, romantize edilmiş “halk” soyutlamasından kurtulamadı ve bu kategoriler, bugün sağın güçlenmesinde rol oynadı.

Wegner, kendi gözlemlerinden hareketle şunları ekliyor: “Söylenebilir olanların sınırı, oldukça genişledi. Bundan 10 yıl önce aileler içinde söylenebilmesi hayal dahi edilemeyecek görüşler, ‘meşru fikirler’ olarak dile getirilebilir hale geldi.” AfD eliyle de Hitler faşizminin normalleştirildiğini veya önemsizleştirildiğini aktaran Wegner, partinin grup başkanı Alexander Gauland’ın “Hitler faşizmi Almanya tarihinde yalnızca küçücük bir andır” demesini örnek gösteriyor.

Söylenebilir olanların sınırının genişlemesiyle birlikte mültecilere yönelik şiddet eylemlerinin de normalleştiğini belirten Wegner, son seçim sonuçlarını ise şöyle yorumluyor: “Saksonya toplumunun dörtte biri, hem göçmenleri hem de bizi, özgürlükçü ve antiotoriter solu, sadece düşman olarak görmüyor; ayrıca yok etmek istiyor. Farklı düşünenlere ve göçmenlere yönelik nefret dilinin bu denli yaygınlaşmasını başka bir gözle okumanın imkanı yok.”

Yarın:  Alman Medyası’ndan Çeviriler

Yazarın diğer yazıları

    None Found