Gül Bahçesi

Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Johannesburg kentinin ana caddelerinden birinde yürürken, dünyanın her yerinin iklimini ve kokusunu bir caddede sergileyen pek çok çeşit ağacı bir arada görebilirsiniz. Britanya’nın üzerinde güneş batmamasını sağlayan sömürgeci gücünü ve büyüklüğünü vurgulamak için pek çok sömürge kentinde yaptığı bir uygulamadır bu. Bugün sadece bir tarihsel semboldür. Ancak, Türkiye için tarihsel semboller çok değişken.

Dünkü köşe yazısında Çiğdem Toker, nisan ayı bütçe rakamlarında emekli maaşının ödenebileceği tartışmalarının gölgesinde çok hızlı yükselen bir kalem fark ediyor. Bütçe açığının yılın ilk dört ayında 54.5 milyar TL’ye ulaştığı bu dönemde “bahçe malzemesi alımları ile yapım ve bakım giderleri” kalemine daha önce 5 milyon iken 10 milyon TL’nin üzerinde harcama yapılmasını konu almış. Üstelik de bu rakamı yine hükümetin açık kapatmak için göz koyduğu 40 milyar TL’lik Merkez Bankası ihtiyat akçesi ile kıyasladığımızda ister istemez daha önce bazı yerlerde gördüğüm bu sömürgeci sembol geldi aklıma. İktidar, kendisine gül bahçesi yaratırken, vatandaşlarının parasıyla; hesap sormaktan da geri durmuyordu: Cumhuriyet Gazetesinden Emine Kaplan’ın haberine göre iktidarları döneminde yaptıkları hizmetlerle ilgili örnekler veren Erdoğan’ın, “Mideye değil artık buraya (kafasını işaret ederek) bakacağız. Herkesin midesini doyurduk, ama neticede durum böyle. Karnını doyuruyorsunuz, her türlü ihtiyacını karşılıyorsunuz yine de oy vermiyor” demiş(1).

Aynı gün Süleyman Soylu da İstanbul seçim sürecini kendince değerlendirerek, “Şimdi biz ne yapacağız. Kusura bakmayın, dağlarda terörle mücadele ediyoruz. Çünkü vatandaşımız huzur içinde yaşasın diye. Beyefendiler, Allah yapmasın da, İstanbul’da 31 Aralık 2016’dan beri tek bir patlama yok. 2.5 yıldır millet huzur ve güven içinde. Milletimizin hakkını hukukunu her yerde aramaya çalışıyoruz. Milletimizin hakkını savunuyoruz. Demokrasi ile geldiğimiz yerde milletin oyunu savunamayacaksak biz bu işleri ne diye yapıyoruz. Kendi hakkınızı savunamazsanız bir daha millet size yetki verir mi, kimse vermez. Burada esas mağdur Binali Bey’dir. İstanbul’da bu seçimlerde hayatımda bu kadar oyun, bir taraftan bir tarafa yazıldığı, İstanbul gibi bir yerde Türkiye’de böyle bir seçim hiç görmedim” diyor (2). Bu iki iktidar cümlesi kibirle ettikleri itiraflar aslında. Başkanlık seçimlerine giden yolda onca canı nasıl hiçe saydıklarını ve sadece kendi refahlarının sürekliliğini önemsediklerine dair.

İstanbul’daki yerel seçimler üzerine tartışmalar bitmek bilmiyor. AKP’li bir belediye başkanının İmamoğlu’nun Trabzonlu olmasını Rumlukla ilişkilendirilmesi, hakaretlerle devam etmesi bir başka gündem oldu. Ardından gelen açıklamaların ve desteklerin ırkçılığı da 19 Mayıs’ın Pontus Rumları için anlamını pekiştiriverdi birden. Öyle büyük suçlar var ki iktidar kibrinin uyuşturduğu dilde itiraf ediliyor sürekli bu topraklarda.

Bu tartışmalar şu an hapiste olan hocam, barış akademisyeni, sevgili Füsun Üstel’in “Makbul Vatandaşın Peşinde” kitabında aktardıklarının önemini vurguladı bir daha. Füsun hoca, 1908’den günümüze kadar tebaadan vatandaşa geçiş sürecinde makbul sayılanın tanımlanması ve toplumun bu yönde inşasını ele aldığı kitabında milletin kurucu unsurlarını sadece tek dil, tek devlet, tek tarih ile değil aynı zamanda tek din ile açıklandığını ifade ediyor ve özellikle 1980 sonrasında ’12 Eylül ruhuna’ uygun bir endoktrinasyon pedagojisinin sürdürülmesini öne çıkarırken, bu ‘ruhun’ temel özelliği, siyasal ve sosyal muhafazakar bir ideolojiye dayanan “düzen ve güvenlik” anlayışı (288) olduğunu ortaya koyuyor. Bu süreci ise iç ve dış mihraklara karşı üstün Türk ulusunu savunmaya kadar getiren bir olağanüstü halin tanımlandığı militan vatandaşlık ekleniyor. İnsan haklarının paranteze alınabileceği durumların da böylelikle normalleştirilmesi aktarılıyor, kabaca. Görünen o ki AKP iktidarı ve oluşturduğu kendisini destekleyen tabanı, devlet geleneğinin ve 12 Eylül de kristalize olan faşizmin en başarılı sonucu.

AKP ve etrafındaki ittifakın niteliği, konjonktüre göre söylem değiştirse de asla değişmiyor. Plazalarda veya sokaklarda kadınların; inşaat, maden veya iş yollarında işçilerin; göç yollarında mültecilerin; evlerinin arka sokaklarında çocukların; boş arazilerde hayvanların ölmesinden beslenen ve zenginleşenlerin olduğu rezil düzenin devam etmesi için AKP’nin ve ittifakının iktidarı sürmelidir. Aksini iddia eden herkes, insanlığını kaybetmemek için uğraşan az sayıda insan ise üstü örtülemeyecek tüm suçların şiddetli birikiminin bedelini göze almış demektir. Beka sorunu kimin bedel ödeyeceği sorunudur bir süredir.

Yazarın diğer yazıları