Gün doğmadan Quto’lar doğar; Dicle-Fırat suları özgürlüğe akar

Kaldığımız yerden devam mı etsek acaba?        

Reel savaşı, sanal bir savaş gibi TV’lerden izleyip, hop oturan, hop kalkan kardeşlerimizin ve kardeşlerimize düşman olanlarımızın sevinçlerinden, mutluluklarından, coşkularından söz etmiştik, ardından kederlenmelerini, mutsuzluklarını, manen çöküşlerini buna eklemiştik. TV önündeki “bizimkilerle”, “onunkilerin” (Erdoğan’ınkilerin) birbirine ters halet-i ruhiyelerini uzun uzun yazmıştık.

İnsan kendini TV önündeki kanepeye hapsettiği zaman işte böyle oluyor. Savaş alanından ve diplomasi dünyasından gelen ve neredeyse her gün birbirinin tam tersi haberler ve gelişmeler karşısında perişan olan insancıklar, dün gece yarısı neye uğradıklarını bu defa hepten şaşırdılar.

“Bizimkiler” Trump’ın Ankara’yı bombalayacağını rüyalarında görmüş gibi yerlerinden bir karış hopladılar. “Onunkiler” tam yatacakları sırada Trump’ın “bombalama” niyetini duydukları gibi, kendilerini yataklarının altına attılar.

Ne oldu?

Yine aylardır olanlardan biri oldu. Ama bu defa iş Erdoğan’a “aptal” demenin ötesine de geçti. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo CNBC ekranlarında, sunucunun “Türkiye’ye yönelik ne yapacaksınız?” sorusuna öyle bir “ustalıklı” cevap verdi ki, CNBC kanalı kendi internet sitesinde bu cevabı şöyle özetledi: “Pompeo Türkiye ile kriz konusunda soruya cevap verirken, “Trump’ın gerekirse askeri harekata girişmeye tam anlamıyla hazır olduğunu söyledi.”

Bu yorum dünyanın belli başlı bütün medyasında “flaş” denerek duyuruldu.

Daha sonra CNBC bu haber özetinden “Türkiye” sözünü çıkarttıysa da, ABD Dışişleri dünyaya yayılan bu haberle ilgili bu yazı yazıldığı sırada bile en küçük bir yalanlamada bulunmadı.

“İnce taktik” yani… Hem Türkiye’ye karşı “askeri harekattan” söz ediyor, hem etmiyor. “İncenin incesi”, kıymık gibi…

Buyurun bakalım: TV karşısındaki “bizimkilerle” “onunkiler” şimde ne yapsın? Al sana bir heyecanlı TV başı yorum fırtınası daha. “Türkiye’yi bombalayacak, yandınız”, “hayır, İran’ı bombalayacak, siz yandınız.” “İran’ı bombalayacaksa sıra Türkiye’ye de gelecek.” “Hadi oradan, İran’ı bombalayınca Tayyip Yavuz Sultan Selim olacak, Ruhani de Hatayi (Şah İsmail) haline gelecek…”

Daha neler de neler.

“Bizimkilerle”, “onunkiler” böyle TV başlarında saç saça baş başa kendi kendilerini perişan ede dursunlar, Rojava’da savaş devam ediyor. Halk dünyanın dört yanında (TV başında değil) ayakta. Dünya kamuoyu Rojava için çırpınmakta. Ve devletler her geçen gün seslerini biraz daha kuvvetle çıkarmakta, Türk devletini “işgal ettiğin yerlerden çık” diye sıkıştırmakta.

Velhasılı gün TV başında oturup, kendi kendini harap etme zamanı değil. “Onunkileri” TV başında bırakıp, “bizimkiler” evlerinin kapısını aralamalı, başını iki yana çevirip, ne var ne yok keşfetmeli, polis var mı yok mu, muhbir hala yatağında zıbarıyor mu, yoksa “vazife başında” mı anlamalı, önce bir hayli “ihtiyatlı” bir sesle “Rojava’ya dokunma” demeli, giderek cesaretini toplamalı “Rojava’dan defol” diye bağırmalı. Ardından “kahrolsun Erdoğan/Bahçeli diktatörlüğü” diye haykırmalı. Kimseciklerin olmadığı bu erken saatte, “bizimki” böyle bağırınca, emin olun geride kalan “bizimkiler” de onun sesine ses vermekte gecikmeyecek. Bir de bakmışın sokak tümüyle dile gelmiş, çın çın ötmekte.

Ne diyoruz? Yaşanan “Üçüncü Dünya Savaşı”dır. Bu savaşta yalnızca üç milyonluk, hatta göç yüzünden bir buçuk milyonluk Rojava ile seksen milyonluk Türk devleti karşı karşıya değil. Herkes bir birine karşı. Rusya ve ABD Rojava’yı kendi aralarındaki savaşta bir birlerine “savaş ganimeti” gibi ikram ediyor, “sen şurasını parçala, gerisini ben paralıyayım” diyerek, aslında birbirlerine karşı “alan” kazanmaya çalışıyor.

Ama Rusya ve ABD için Rojava “küçük bir lokmadır”. Büyük lokma Türkiye’dir, İran’dır, Güney Kürdistan da içinde Irak’tır, Suriye’dir, Suudi Arabistan’dır. Ve “petroldür.” Savaş nüfuz alanlarını paylaşım savaşıdır.

Rojava’da olan biteni göz yaşı dökerek değil, geleceğe kartal gözleriyle bakarak kavramak gerekir. YPG-YPJ güçlerinin bugünkü durumundan “mağlup olduk” sonucunu çıkaranlar, savaş strateji ve taktiklerinden hiçbir şey anlamamıştır. Her savaşta askeri güçler “taarruz” da ederler; “müdafaaya” de geçerler, “ricat” eder, yani “geriye” de çekilirler. Bunların hepsi birer savaş hamlesidir. Savaş son Kürt ayakta ise devam ediyor demektir.

Gün doğmadan neler doğar?

Ya devrim savaşı durdurur ya da savaş dört parça özgür Kürdistan’ı doğurur.

Ama bu doğacak günü TV başında oturanlar değil, direnenler görecektir.

Kandil ayakta. Bilelim ki, Kürdistan’ın kaderi Kuzey’de tayin olunacaktır. Erdoğan’ın Saray’ında ilk kolonlar ve kirişiler yıkılmaya başladığı gün Kuzey Kürdistan bu güne kadar şahit olmadığımız bir serhıldanla nihai yürüyüşe başlayacaktır.

Quto da Sur’dan seslendi: “Bana kesin bir tarih vermeni istiyem, son yürüyüş ne zaman olacak?”

Düşündüm, şöyle dedim: Sen biraz daha büyüdüğün zaman…

Yazarın diğer yazıları