Güney hükümeti Türk işgalini meşrulaştırıyor – Esra MİKYAZ

Uzun bir süredir, Güney Kürdistan’daki krizler bir türlü çözülemiyor. Elbette ki Güney Kürdistan’daki krizi bölgede ve dünyada yaşanan krizden bağımsız yorumlamak yanlış olabilir. Kürdistan büyük güçlerin yürüttükleri iktidar savaşının önemli bir merkezi. Ancak yaşadığı krizin büyük bir bölümü onca devlet güzellemesi yapmasına rağmen, yurtluğunu koruyamayan bir pozisyonda oluşu.

Yaşanan krizin toplumsal yansımalarını birkaç konuda sıralayacak olursak;

DAİŞ’in Suriye, Irak ve Kürdistan sınırlarına saldırıları ardından bu bölgede yaşayan halkların büyük bir bölümü yurtlarını terk etmek zorunda kaldılar. Fakat Güney Kürdistan halkının topraklarını terk etmesinde sadece DAİŞ saldırıları belirleyici değildi. Daha öncesine ve sonrasında da yaşanan bir durumdu. Güney Kürdistan halkı özellikle de gençler ülkeyi neden terk ettiklerini deklere ettiler. Binlerce genç göç etmelerine yaşam kalitesinin düşüklüğünü gerekçe gösterdi. Elektrik, su, iş, ekmek, aş olmadığı için artık burada yaşayamıyoruz dediler. Resmi kurumların aktardığına göre; sadece bir yıl içinde kırk yedi bin (47 bin) Güney Kürdistan yurttaşı topraklarını terk edip dünyanın farklı ülkelerine dağıldılar. Beş yüze yakın yurttaş Ege denizinde boğulma vb yolculuk esnasında yaşamını yitirmiş. Altmış dokuz kişinin başına ne geldiği henüz belli değil. Bunlar sadece resmi kurumların paylaştığı veriler. Bir de bunların dışında kaçak yollardan yurdu terk eden binlerce yurttaştan bahsediliyor. Bunların hepsi ülkenin gelişimi için insan kaynağının farklı yerlere akması demek. Çoğu da genç, düşünsel ve maddi üretim içinde yer alabilecek bireyler. Fakat yurda hükmettiğini iddia edenlerin yanlış politikaları sonucunda ülkeyi terk eden kayıp enerji olarak tarihe geçtiler.

Şimdi bir de son bir yıldır yurdun Türk devleti tarafından işgal edilmesini somut verilerine bakacak olursak. Somut veri diyoruz resmi veri diyemiyoruz çünkü mevcut hükümet, Türk ordusunun Kürdistan topraklarına karakol kurup, vatandaşlarını katletmesini, ormanlarını yakmasını, topraklarını her türlü kimyasal ile bombalamasını işgal olarak tanımlamıyor. Neçirvan Barzani’nin konuya ilişkin yaptığı tüm açıklamalarında Türk devletinin saldırıları PKK’nin varlığı gerekçe gösterilerek meşru olduğuna iddia ediyordu. Siyasal olarak bu değerlendirmeler yapılırken Türk devletinin işlediği savaş suçlarının arşivlenmesini engellemek içinde neredeyse tüm kurumları bu durumdan haberdar edilip, bilimsel garabetin yaşanmasına da neden olmaktaydılar. Örneğin, geçtiğimiz yıl Newroz’unda Mawna köyünde Türk ordusunun bombalaması sonucu yaşamını yitiren köylülerin otopsi raporlarında “bilinmeyen nedenlerle organ kaybı sonucunda yaşamını yitirmiştir” tanısı geçmişti.

Son bir buçuk yıllık süre zarfında Güney Kürdistan ve “Türkiye Cumhuriyeti” olarak belirlenen sınırlara hava saldırıları, karadan yaptıkları saldırılar ile Amediye, Zaxo, Sidekan, hatlarındaki birçok yerleşim yerinde Türk ordusuna ait karakollar kuruldu. Dronelerden kendi yurtluklarında yaşayan Kürdistan halkına “bu topraklar Türkiye Cumhuriyeti toprakları, şu an Türk ordusunun askeri bölge ilan ettiği bölgelerde bulunuyorsunuz ve derhal bu bölgeyi terk edin” çağrılarında bulunuldu. Tam da bu işgal sürerken hükümet kuruluyordu. Türk devletinin hükümet kuruluşuna gönderdiği temsil, Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu kırmızı halılarla hükümet başkanı olarak belirlenen Neçirvan Barzani tarafından karşılandı. Çavuşoğlu’nun kırmızı halı üzerindeki tavırları sizi istediğim an ezer yok ederim havasındaydı. Bu havası kırmızı halı üzerinde yürüdükçe Barzani ailesi şahsında Kürtlüğü de ezmenin bir yolu bulunmuştu. Çünkü dört parçada Kürtler, Türk devleti eliyle soykırımı uğratılırken, Kürt düşmanına böylesi bir karşılama töreni farklı bir pespayelik olarak tanımlandı.

Neçirvan Barzani, parlamentonun güven oyunu bile alamadan bölge başkanı oldu. Bu durum hükümetin de gayri meşru görülmesinin başat nedenlerinden biri oldu. Gayri meşru görülen hükümet, Kürt topraklarının işgalini meşrulaştırmayı da kendine bir hak olarak gördü. Bu durum Kürtler açısından tahammül edilemez bir durumken, bir de üzerine Kürt ulusal marşının okunmaması da eklendi. Kırmızı halılarda yürütülen Çavuşoğlu bölge başkanın yemin töreninde rahatsızlık duymasın diye “Ey Reqip” okunmadı. Bu başta kurulan parlamentoya, o parlamentonun kuruluşu için savaşan peşmerge güçlerine ve tüm Kürtlere büyük bir saygısızlık olarak görülürken hükmetmeye karar vermiş olan hükümeti hükümsüz kılmayacak mıdır?

Güney Kürdistan halkı neredeyse her gün topraklarını terk ederken, hükümet diye nitelenen kurumlaşmaların bu yurtluktan çıkan petrolü Türk devletine elli yıllığına ne karşılığında verildiği bilinmezken, parlamentoya giren tüm partilerin güvenoyunu almadan hükümet oluşturulmaya çalışılırken, bu hükümetin hükmü ne kadar geçerli olacak? Yurdu, komşu devlet tarafından işgal edilirken, ne kadar yurtsever olunacaktır? Yoksa o da Türk devleti gibi kriz, kaos, çözümsüzlük, işsizlik, göçertme, yoksulluk, hukuksuzluk, gayri meşruluk, işbirlikçilik üzerinden bir güç inşa edecek?

İşte mevcut hükümete başta da Neçirvan Barzani ve Mesrur Barzani’ye sorulması gereken birçok soru başlığını böyle sıralayabiliriz. Bu sorular yanıtlanmadan yapılacak bir çok değerlendirme lafı-û güzaftan ibaret kalmayacak mıdır?

Yazarın diğer yazıları

    None Found