Güney Kürdistan hayali

Yer küre tarihi, ilklerin hikayesidir. Ülkesini işgal için taarruza geçen orduya, trafik hizmeti sunma ve rehberlik etme de bir ilktir. Şaşırtıcı ama, bu da Güney Kürdistan yönetimine nasip oldu.

Güneyin ordusu (peşmergeler) işgal saldırısına geçen Türk ordusuna karşı koyacağına, çamura, sel sularına saplanan çamura saplanan füze rampaları, top ve tanklarının kurtarılmasında yardımcı oluyor, güvenli yollarda ilerlemeleri için rehberlik ve trafik hizmeti veriyorlardı.

Oysa dünlerde, “gün gelecek böyle vak’alar da yaşanacak” diyen biri çıksaydı, herhalde dört parçada 50 milyonluk Kürt dünyasının lanetiyle karşılaşırdı.

Çünkü, sene 1990’lardı. Onca kan ve emekten sonra, nihayet şans Kürdistan’ın bir parçasına (Güney) da gülmüş, Amerika ülkeleri ve insanlarını koruma altına almıştı.

Bu özgürlük ve bağımsızlığa giden yoldu. Nihayet kıyıya vuran bu acılı dalganın arkası da gelecekti. Kürdistan’ın bütün parçaların umut ve sevinç büyüktü.

Zaman içinde, Amerika’nın da yardımıyla, kurumlaşmalar başlayınca Güney toprakları, adeta tavvafkârını kabule hazır bir kutsal mekana dönüştü. Her yerden, özellikle Kuzeyden insan akını başladı. Hewlêr’e, yalnızca pasaportuna Kürdistan damgasını vurdurtmak için, turlar düzenlenmeye başladı. Sınırdan içeriye adım atan kimi Kuzeyliler, “Kürdistan’a hoş geldiniz“ tabelasının altında diz çöküp yeri öpüyor, eğildikleri yerden “teberik“ niyetine toprak alıyor, ceplerine koyuyorlardı.

Bir hasret gidermeydi, bu.

Polisin denetim noktalarından geçenlerden aranmayanlar, dönüp yeniden sıraya giriyor, “halkımın polisi tarafından aranma şerefini bahşet bana“, diyorlardı.

Bu arada gün dönüyor, devran değişiyordu. Türk devletinde din, iman satan AKP tek başına iktidardı. Güney ise akmaya başlayan petrol geliri sayesinde toparlanıyor, açlık çemberini kırıyor, her yerde inşaat temelleri yükseliyor, tepelerde, uç beyleri için, Saray yavrusu köşkleri inşa ediliyordu.

Yönetime oturanlar da, Türk devletiyle ilişkiler geliştiriyor, Türk ordusunun holdingi OYAK ihaleden ihaleye koşuyor, İlnur Çevik gibi istihbarat elemanları işler kapıyorlardı. Bu, onca yoksulluk ve çilenin üstüne Ferrari marka arabaların toprak yolları tozuttuğu, büyünün giderek solduğu dönemdir.

Türk devletinde de din-iman satanlar devranı…

Henüz istediğini alamayan Recep Erdoğan, Mesud Barzani’ye “ey aşiret reisi, ey Peşmerge başı“ diye seslenerek onu aşağılıyor, genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt da, “sınırı aşmaya hazırız“ tehditleri savuruyordu.

Ama, çok geçmeden tehdit ve aşağılama kampanyaları kırp diye kesiliyor, bu arada Erdoğan “kardeşim“ diyerek, sarılıp Mesud Barzani’yi öpünce, işportacılar işadamı kılığında Güney’e akın ediyor, her yan tabelalarla süsleniyordu. Damada ait olduğu söylenen tankerler dizisi de, ucuza kapatılmış Kürt ham petrolünü piyasaya boca ediyordu.

Güneyin ekonomisi, artık “kardeş Türk“lerin elindeydi. Yedikleri yumurta, kaşıkladıkları yoğurt, içtikleri suyu da Türkler satıyordu.

Bu bir işgaldi. Ama askeri işgalle tamamlanması gerekiyordu. Çok geçmeden bu aşamaya da geçildi. Bütün hakim tepelerde, tankı, topu, füze rampası, helikopter pistiyle birer savaş üssü peydahlandı. Zaman içinde üs sayısı çoğaldı, 23 rakamına ulaştı.

Ve Erdoğan, yıllar önce bu güce güvenerek, “ülkemden çık“ diyen Barzani’yi, “gücün varsa gel de çıkar“ diye sustura dursun, yine de ordusu, güya dostluk kardeşliğe katkı için oradaydı. Ama IŞİD, Hewlêr’e yürüdüğünde, bu üslerde dal bile kıpırdamıyordu. Buna karşılık, Erdoğan 25 Eylül 2017’den sonra, yeniden “ey aşiret reisi“ diye naralanıp, İran ve Irak’ı da yanına alıp içeriye dalmak için, manevraya başladığında, bu üsler apart halde kırmızı alarmdaydı.

Türk devleti şimdi, daha dün kan bedelinde kazanılmış ülkeyi, 23 üsle işgal altında tutuyor. Güney Kürdistan hayali ise eridi, havaya karışıp kayboldu.

Oysa, 25 Eylül referandumu, gün ışığına çıkan halk iradesiydi. Bu irade, Türk tehdidi ile katl oldu. Yalanım varsa, 25 Eylül 2017 manzarasına bir kere daha bakın. Türkler, karar verici efendiler pozisyonuyla hareketlenip ülke kapısına dayandıklarında, orta yerde ne halk iradesi, ne de o iradeyi sahiplenmesi gereken yönetimin kararlığı vardı. Yönetim, teslimiyetçi ruhla sus-pustu. Halkın kararını ağızlarına bile alamadılar.

Bu, başarıya ulaşmış Türk darbesi, hak ve özgürlük gasbıydı. Gaspçılar şimdi de, bir türlü giremedikleri, ülkenin kuzey hinterlandını işgalle meşguller. O toprakları, savunmakla görevli askerler de, işgalcilerin rehberi…

Ötede, işgalin sivil temsilcisi ise yönetim sarayında öpücüklerle karşılanıyor, kahkahalarla ağırlanıyordu.

Bir büyülü hayalin sönme masalıydı, bütün bu anlattılarımız. Değişen bir şey yok. Gitti Arap ırkçılığı, geldi Türk ırkçılığı…

***

İZNİNİZLE sevgili okurlar, bir kaç günlüğüne yokum ben. Yeniden buluşmak ve dünya ahvalini konuşmak dileğiyle… (A.K.)

Yazarın diğer yazıları