‘Güvenli Bölge’ muammasının mutabakatı! – Rauf KARAKOÇAN

Uzun bir süreden beridir yüksek perdede dillendirilen ‘Güvenli Bölge’, ‘Barış Koridoru’ üzerinden Rojava’ya dönük savaş tamtamlarının, dozu yüksek tehditlerin şimdilik bir belirsizlik mutabakatı ile sonuçlanmış oldu. En azından şimdilik ABD ve Türkiye arasında yapılan görüşmeler neticesinde her tarafa yorumlanabilecek türden üç maddelik flu bir metin yayınlanmış oldu.

Bu metindeki üç madde üzerinden gelecek okumak için analizciler didik didik edip sonuçlar çıkarmaya çalışıyor. Aslında fazla veri vermeyen bir mutabakat metni üzerinden tansiyonu düşüren bir başlangıç yapıldığı anlaşılmaktadır. Siyasi ilişkilerle başlayıp uzun mesai harcanmasına rağmen askeri ilişkilerle sonuçlanan bir mutabakat metni ile güvenlik bölgesi şekillenmiş olacaktır.

Ama nasıl şekilleneceğine dair bugünden bir sonuç çıkarmak için elde fazla veri olduğu söylenemez. Taraflar birbirlerine karşı beklentiler, temenniler, istekler ile biten bir çok cümle kurup pratik sürecin başlaması dillendirilmektedir.

Türk devleti bunun adına ister ‘Güvenlik Koridoru’ ister ‘Barış Koridoru’ desin güvenlik ve barışla alakası olmayan, zorbalıkla coğrafik bir alanın işgali anlamına gelecek askeri bir girişimde bulunmak istemektedir.

Sadece işgal değil, demografik yapıyı değiştirmeyi ve kendi topraklarına katmayı amaçlayan bir işgal girişimidir. Efrîn işgaline benzer türden daha kapsamlı ve kanlı bir senaryo uygulanacaktır. Türkiye’nin güvenlik algısı güncellenmesi gerekmektedir.

Çünkü Rojava üzerinden Türkiye’ye tehdit oluşturacak hiç bir risk yoktur. ‘Güvenlik’ gerekçesiyle işgal edilmek istenen sınır hattının her iki tarafında yaşayan halk akrabadırlar. Ne gibi ‘Güvenlik’ riski oluşturacağı konuları da belirsizdir. Tıpkı Irak işgali için üretilen hayali ‘Nükleer Silahlar’ gerekçesiyle Türkiye’nin Rojava’yı işgali için aslı astarı olmayan ‘Güvenlik’ gerekçesi de benzerdir.

Muamma gibi görünen ya da müphem bırakılmış yanları olan bu anlaşma, tarafların istemlerini ne kadar yansıttığı tam bilinmese de elbette bir takım çıkarsamalar yapmak mümkündür. Çağrışım yapan yanlarıyla Kürtler için halen tehlikenin tam geçmediği ve bazı kazanımlarını elden çıkaracak hususların varlığını koruduğunu belirtmekte fayda vardır.

Kuzey-Doğu Suriye Federasyonunun kazanımlarını bertaraf edecek yeni şekillenmeye hiç bir şekilde kabul edilmemesi ve gerekli direncin mutlaka gösterilmesi gerekir. Türkiye’nin ‘Güvenlik’ hassasiyetlerini gözeten yaklaşımların sergilenmesi gerekmekle birlikte tümüyle Türkiye’ye angaje olmuş bir yapılanmanın gelişmesine karşı durmak gerekir. Çünkü, sorun üreten bir çözüm, çözümsüzlüktür. Suriye’de yaşayan halkların iradesine müdahale anlamına gelecek hiç dayatma kalıcı çözüm sunmayacaktır.

Savaş dayatmalarının sonuçları her açıdan yıkım olacaktır. Suriye diye bilinen devletin varlığı kalıcı olarak ortadan kalkması anlamına gelecektir. Kuzey-Doğu Suriye federasyonunun yıkımı daha büyük trajedilere yol açacaktır. DAİŞ’in yeniden hortlaması ve DAİŞ ile mücadelede başa dönülmesi anlamına gelecektir.

Bütün çete guruplarının ve radikal cihatçıların kuluçka merkezi haline gelecek olan bu coğrafyadan kanser virüsü gibi dört bir tarafına yayılarak tehlike saçacaktır. Bu varsayım bölge için olduğu kadar dünya insanlığı için de büyük bir tehlikeye davetiye çıkaracaktır. Sürgit bir savaşın başlaması anlamına gelecektir. Türkiye’nin savaş dayatmaları Suriye sınırlarını aşacak daha büyük bir bölgesel savaşın fitilini ateşleyecektir.

Türkiye baskı kurabileceği kadar baskı kurarak, tahdit ve şantaj yolu ile eldeki kozları masaya sürerek işi ABD karşıtlığına ve NATO’dan çıkışa kadar vardırarak kendince bir sonuç elde etmeye çalışıyor. ‘Yeniden Asya’ dediği açılım ile meydan okuyor. Rusya’ya dayanarak ABD’ye caka satmak da dahil, Kürt meselesinde yaşadığı akıl tutulması, iç siyasette yaşadığı sıkışmışlık, ekonomik sorunların katmerleşerek büyümesi Erdoğan’ın sırtını duvara dayamıştır.

Yaşadığı sorunlardan kurtulmanın yolu savaş çıkarmaktan geçmiyor. Şiddet üreterek taraftar bulmayı temel taktik belleyen radikal İslami terör örgütlerinin gittiği yoldan şimdi de Erdoğan gitmektedir. Savaş çıkararak bölgede yol almak istemesi buna delalettir.

Olası bir savaşın ABD’ye faturası haliyle ağır olacaktır. ABD’nin Ortadoğu’daki ulusal çıkarları yara alacaktır. Suriye’deki politikalarında bir fiyasko yaşanacaktır. Bölgesel denklemde ve dengelerde varlığı tartışmalı hale gelecektir. Birlikte hareket ettiği güçlerden desteğini çekmesi halinde güvenilmez bir ortak konumuna sokacaktır.

ABD’nin savaşa yol vermesi halinde Ortadoğu’daki siyasal, askeri etki alanlarını yitireceği gibi ekonomik açıdan da ciddi bir kayba uğrayacaktır. Türkiye’nin savaş istemi, Erdoğan’ın şahsı ve partisinin ihtiyaç duyduğu beyhude bir savaş olabilir fakat, bölge halkları açsından trajedi olacağı gibi bu işin bir tarafı durumunda olan ABD’nin en temel bölgesel dayanaklarını tümden yitirmesine yol açacaktır.

Kısacası bu savaşın kazananı olmayacaktır.

Erdoğan bir savaşa ihtiyaç duymaktadır. Çıkaracağı savaş ile kendi sorunlarını gidermeye çalışmak istiyor. Tutulduğu hastalığın reçetesi bölgesel savaş değildir. Türkiye dış politikası her açıdan sorunludur.

Başından beri Suriye konusundaki hamleler başarısızdır. Başvurmak istediği son savaş hamlesi de boş bir hamle olduğu açığa çıkmıştır. Türkiye kendisini tüketmiştir. Akademik bilgi birikimi, siyasi akıl, bilim yöntemi, insanlık değerlerin geldiği düzeylerden meselelere bakılsa, Kuzey-Doğu Suriye Federasyonuna dayatılan savaşın hiç bir haklı gerekçesi yoktur. Erdoğan kiminle iş tutarsa tutsun, ne derse desin yükseklerde uçayım derken alçağa düşmesi kaçınılmazdır.

Türkiye’nin savaş istemine Rusya’nın teşviki olsa da bu teşvik Türkiye’nin çıkarlarına hizmet eden, destek veren değil, zayıflatıp kendisine muhtaç edecek bir teşvik olacaktır. Suriye krizinin çözümü demokratik çözümdedir. Demokrasinin dışındaki seçenekler çıkmaz sokaktır. Eli kulağında beklenen bir savaşı öteleyen mutabakat demokratik çözümü öncelemezse kalıcı barışı sağlamayacaktır.

ABD ile Türkiye arasında yaşanan mutabakatın başka türlü sonuçlanması da zaten beklenmezdi. Kazananı olmayacak bir savaşın yaşanmasına yol açan yaklaşımların, anlaşmaların sonuçları iyi okunduğunda bu mutabakatın çıkması beklenen bir durumdur. Bunun dışındaki tüm seçenekler akıldışılıktır.

Savaşın önlenmiş olması halkların çıkarına olmakla birlikte bir daha savaşın çıkmayacağı anlamına gelmeyecektir. Engin ufuklara dalıp gitmekten ziyade reel politikanın varlığından, fiili durumun dilinden anlamak ve adım atmak gerekecektir. Bölgesel güçlerle ilişkiler ve ortak çıkarlar gereği bir dönem için birlikte hareket etmek, kalıcı istikrarlı ilişkiler anlamına gelmediği gibi taktiksel olmaktan öteye gitmeyecektir. Halkın gücünü ortaya çıkarmak ve pratikleştirmek oldukça elzemdir.

Her türlü tehlikeyi savuşturacak tek güç halklarımızın ortaya koyacağı iradeden geçmektedir. Bir de İmralı’dan gelen sese kulak vermekten geçer. 7 Ağustos’ta yapılan avukat görüşmesinde ‘çözüm için hazırım’ diyen Başkan Apo kendi tutumunu belirtmiş ve iradesini ortaya koymuştur.

Türkiye, girmek istediği bataklığa henüz girmeden ve yol yakınken İmralı’dan gelen çağrıya aklı selim karşılık vermelidir. En ‘Güvenli Bölge’ veya ‘Barış Koridorunun’ yolu demokratik çözümden, Kürt barışından geçtiğini idrak eden bir Türkiye ve dolaysıya bölge halkları kazanacaktır.

Yazarın diğer yazıları

    None Found