‘Güvenli bölge’ ya da Kürtsüz Kürt çözümü!

ABD-Türkiye heyetleri arasında, Ankara’da yapılan son toplantı ve basına açıklanan kararlar tartışılıyor. Şüphesiz ki Rojava’ya yönelik işgal planlarının ertelenmesi ve müzakere yoluna gidilmesi olumludur. Ama açıklanan ve herkesin istediği gibi anladığı, uygulamada ise ne olacağı belli olmayan kararlar kesin bir çözüm getirmiyor. Zaten kimse de kesin bir çözüm arıyormuş gibi görünmüyor. Bunu canlı bir süreç olarak anlamak gerekiyor.

Cenevre’den Astana’ya ve Ankara’ya kadar yapılan bütün Kürtsüz Kürt konferansları hep aynı kafayla yani Kürtsüzlükle malüldür. Dahası bu konferanslar Kürt sorununu çözmek için değil de var olan köleliği-sömürgeciliği bir başka biçimde sürdürmek için yapılmaktadır. Kürdistan halkının özgür iradesinin tanınmadığı, temsil edilmediği hiç bir konferansın kalıcı bir çözüm getirmesi olanaksızdır.

Şimdi “Güvenli Bölge” ya da “Güvenlik koridoru” oluşturmaktan söz ediyorlar. Bölge yani Rojava aslında Ortadoğu’nun en güvenli bölgesiydi. O kadar ki, diğer bölgelerdeki çatışmalardan kaçan milyonlarca insan buraya sığınmıştı. Bölgeyi güvensiz hale getiren başta Türkiye olmak üzere işgalci devletlerdir. Bütün işgalci devletler bölgeyi terk ederse bölgenin güvenlik sorunu kalmaz. Bölgede etkili olan güçler Kürdistan halkının eşit ve özgür yaşama hakkını kabul etmedikçe bölgenin güvenli olması da çok zor.

Sorunun çözümü için “Suriye konferansı” öneren Kılıçdaroğlu da hala eski kafada inat ediyor. Konunun taraflarını çağıracaklarını ilan eden Kılıçdaroğlu inatla SDG’nin davet edilmeyeceğini söylüyor. Yani onlar da “kendin çal, kendin oyna” havasıyla bölgeye ve Kürtlere don biçiyor.

Şüphesiz ki böyle sorunların çözümünde her şey kamuoyuna açık olarak yapılamayabilir. Çünkü bugüne kadarki katı politikaları ve ölçüsüz yaygaralarıyla kendisini bağlayan, zora sokan devlet çevrelerine bir esneme payı da bırakılabilir. Dolaylı ve örtülü temaslar da olabilir. Bunların hepsi anlaşılır manevralardır. Ama işin özü mutlaka anlaşılmalı ve buna uygun davranılmalıdır. Yoksa eski kafalarla yol almak artık olanaksızdır.

Devlet, Özal zamanı açık olan diyalog kapılarını kapattıktan sonra otuz senedir birçok parlak sözlere rağmen inkar ve imha sürecini sürdürüyor. Ama bu politika da artık sürdürülebilir bir iş değildir. Bu politikada inat etmek boşuna can ve zaman kaybı olmaktan öte artık bir insanlık suçu haline gelmiştir.

Sayın Öcalan’ın son mesajı herkese bir çağrı olarak algılanmalıdır. Sadece siyaset erbabına değil en başta onlar olmak üzere tüm halka da bir çağrıdır. Çünkü egemen siyaset erbabı zaten bu sorunun bu hale gelmesinin sorumlusudur. Halkın sırtından geçinip giden bu asalak zümre, sırf kendi saltanatını sürdürebilmek için bugüne kadar yaptığı gibi bundan sonra da savaşı ve çatışmayı kışkırtabilir. Bu duruma müdahale edebilecek tek güç halkların devrimci, demokratik özgürlük güçleridir. Ancak halkların direnişi ve mücadelesiyle özgür ve demokratik bir toplumsal yaşam kurulabilir ve korunabilir.

Otuz senedir süregelen diyalog ve temaslar hep bir noktada sabote edildi ve çıkmaza sürüklendi. Diyalog-müzakere yerine savaş ve yıkım dayatıldı. Bu amaçla da Sayın Öcalan hukukdışı tecrit uygulamalarına mahkum edildi. Aylarca yaşamından bile bilgi alınamadı. En son açlık grevi direnişleri ve birçok direnişçinin şahadeti pahasına yeniden görüşme kapısı aralandı. Ama bu durum Erdoğan-Bahçeli diktasının keyfine- insafına bırakılamaz. Eğer diyalog sürdürülecekse acilen Öcalan üzerindeki her türlü kısıtlama kaldırılmalıdır. Sayın Öcalan istediği an, istediği kişilerle konuşabilmelidir. Bunun teknik olanakları da hazırlanmalıdır.

HDP ve siyasi çözümden yana olan halk güçleri de halklarımızı bu sürece canla başla katmak için ayağa kalkmalıdır. Kalıcı bir çözüm isteniyorsa öncelikle Kürdistan halkı ve önderleriyle diyalog başlatılmalıdır. Yoksa Kürtlerin eşit olarak yer almadığı hiçbir konferans çözüm olmayacaktır.

Yazarın diğer yazıları