Halkı için yapması gerekeni yaptı

 Süleyman Özkan, kardeşi şehit Hogir’in ardından, “‘Kardeşim, halkın için yapman gerekeni yaptın. Doğru yoldan yürüdün. Şimdi ise halkının kalbine bir nakış gibi işlendin. Seni doğduğun toprağına emanet ediyoruz” diyor.

BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG

Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) tarafından düzenlenen ‘Beraber Savunduk, Beraber İnşa Edeceğiz’ kampanyası dahilinde 20 Temmuz 2015’te Kobanê’ye geçmek üzere Pirsus’ta (Suruç) bir araya gelen devrimci gençlere, Türk devleti destekli DAİŞ çete üyesi tarafından canlı bomba saldırısı düzenlenmişti. Amara Kültür Merkezi’nde gerçekleşen bu katliamda, 33 devrimci genç yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi ise yaralanmıştı.

Yakın tarihin en acımasız, en kanlı ve en acı katliamlarından biri olan Suruç Katliamı’nın dördüncü yılı. Katliamda yaşamını yitiren şehit Uğur Özkan’ın (Hogir) ağabeyi Süleyman Özkan kardeşinin mücadelesini ve devam eden Suruç Davası’nı gazetemize anlattı.

Asıl adı ‘Hogir’

Kardeşinin asıl adının ‘Hogir’ olduğunu belirten Özkan, şunları belirtiyor:”28 Şubat 1989’da Cizre’de dünyaya geldi. Biz yedi kardeşiz. Hogir kardeşlerimizden beşincisi. Asıl ismi Hogir’dir. O doğduğunda  babam, Suudi Arabistan’daydım. Xelîl Xemgîn’in bir albümünde yer alan ‘Hogir’ parçasından etkilenerek, isminin Hogir olmasına karar vermişti. Türkiye’de maalesef Kürtçe isimler yasak olduğu için babamın tüm çabalarına rağmen ismi ‘Hogir’ olarak kaydedilmedi. Babam da telaffuzu Hogir ismine en yakın olan ‘Uğur’u uygun görmüştü.”

Öğrenim hakkı elinden alındı

Ağabey Özkan, kardeşinin yaşamının kısa bir dönemini Cizre’de geçirdiğini, yaşamının kalan kısmına, Kürt halkının tüm diğer birçok bireyi gibi sürgünde, metropollerde devam ettiğini belirtiyor ve yaşamına dair şunları ekliyor: “Sürgünde zaman Kürdistan’a, doğduğu yer olan Cizre’ye hasreti hiç dinmedi. Doğduğu yere olan özlemi, Özgürlük Hareketi’ne sempati duymasına yol açtı. Özgürlük Hareketi ile kendi arayışlarını tamamlamaya çalışıyordu. İlkokulu, ortaokul ve liseyi, İstanbul’da okudu. Arkadaşları ile diyaloğu çok iyiydi. Sempatik ve duyarlıydı. Sosyal bir kişiliğe sahipti. Önderliğin ‘Üçüncü Yol’ ve ‘Demokratik Cumhuriyet’ tezini çok yakından takip eden biriydi. Bu konularda kendisini iyi yetiştirmişti. Meraklıydı ve sürekli okuyup araştıran biriydi. Kendini ‘sosyalist’ olarak nitelendiriyordu. Mersin Üniversitesi Lojistik Bölümü’nü kazandı. Siyasal faaliyetlerinden dolayı üniversite yönetimi öğrenim hakkını elinden aldı. Gezi Direnişi’nde aktif yer aldı. Birçok çalışma yürüttü. Genç-Sen’de (Öğrenci Gençlik Sendikası) çalışmalar yürüttü. Bir dönem arkadaşlarıyla birlikte tutuklu öğrenciler için dergi çıkardı. Öğrenci affı sonrasında, uzaktan öğrenimle okulunu bitirmeye çalışıyordu. Gezi Direnişi sürecinde Mersin’den ayrılmış, İstanbul’a gelmişti.”

Birlikte mücadeleyi önemsiyordu

DAİŞ ve ona destek veren güçlerin Kobanê, Şengal ve genel olarak Rojava’ya saldırdığı dönemde, Hogir’ın da aktifleştiğini ifade eden Özkan, o dönemdeki duruşunu şöyle ifade ediyor:  “Özellikle Şengal’de kadınların DAİŞ barbalarınca alınarak, köle pazarlarında satılmasını kabullenemiyordu. Bunu Kürt Halkı’na yapılmış en büyük zulüm olarak görüyordu. Gecesini gündüzüne katarak, çalışmalar yürütüyor, sol ve sosyalistlerin Şengal için organize ettiği yardım çalışmalarının tümünde yer alıyordu.

Ailemiz, yurtseverdir. Uğur’un sol ve sosyalist gruplarla çalışma yapmasını yadırgıyordum o zamanlar. Bu grupların Kürt halkına karşı yapılan zulme ‘oportünistçe’ yaklaşacaklarını düşünüyordum. O ise sol ve sosyalist hareketleri ile birlikte mücadele verilmesini önemli buluyordu. Kurtuluşun, tüm ezilenlerin bir araya gelmesi ile mümkün olacağını söylüyordu.

Kobanê sürecinde yer aldı

Süleyman Özkan, Hogir’in Suruç Katliamı gerçekleşmeden önce de Kobanê’ye gittiğini ve yeniden yapılanma sürecinde yer aldığını hatırlatarak, şöyle devam ediyor: “Açıkçası gidip dönmesini de eleştirmiştim. Yürüttükleri çalışmaların pasifizm olduğunu; böylesi süreçlerde daha keskin olmak gerektiğini söylemiştim. Yaşadığı her yerde hem Kürt olmanın gerçekliği ile yaşadı hem de yaşadığı bölgelerdeki ekolojik sorunlardan tutun, emek sorununa kadar bir çok alanda çalışıyordu. Hatta Mersin’de yapılan Akkuyu Nükleer Santrali’ne karşı düzenlenen eylemlere de katılıyordu. ‘Kürdistan’da taş taş üstünde kalmamış. Sen ise pasif eylemlerle sürece yaklaşıyorsun’ demiştim. Kobanê’ye gidişlerini de, katıldığı nükleer karşıtı eylemleri baz alarak eleştiriyordum. Kobanê’ye gidip resim çektirmekle, flama ve bayrak götürmekle orada savaşan yoldaşlarımıza destek olunamayacağını, farklı şeyler yapmak gerektiğini söylemiştim. O ise, benim önyargılı olduğumu belirtip eleştiriyordu. Ama kardeşim, Kobanê’deki çalışmalarda yerini almıştı. Sanırım bu sert eleştirilerime maruz kalmamak için son gidişini benimle paylaşmadı.

Sürprizinin ne olduğunu asla bilemeyeceğim

Heval Hogir, Kobanê’ye son gidişi öncesi Şeker Bayramı’nda Kürdistan’a gitmişti. Güney Kürdistan’a, daha sonra ise Medya Savunma Alanları’na geçmiş. Ailem bunu duyunca bana Hogir’in neden gittiğini sordu. Açıkçası gittiğini bilmiyordum. Döndüğünde ailemizin siyasi çalışmalarda yer aldığını, sürekli mücadele içerisinde olduğumuzu belirtim. Hiçbirimizin Medya Savunma Alanları’na gitmediğini söyledim. ‘Ne işin var?’ diye de sormuştum. Bana bir sürprizinin olduğunu söyledi. Telefonla çektiği yoldaşlarla olan fotoğraflarını gördüm. Resimleri telefonda taşımasının ucuz kahramanlık olduğunu söylemiş,  birkaç fotoğrafı silmiştim. Çok sinirlenmiş, elimden telefonu çekip almıştı. O gün, sürprizinin ne olduğunu söylemedi. Hala da içimde ukdedir, sürprizinin ne olduğunu asla bilemeyeceğim. Daha sonra şunu öğrendim. Geri dönüşü sonrası çalışma yürütüyormuş. Kürdistan Komünist Partisi dahil, birçok sol-sosyalist yapı ile görüşmeler gerçekleştirmişti.”

İçimde garip bir his vardı

Devamla Süleyman Özkan, kardeşi Hogir’ı son kez gördüğü o güne ilişkin yaşananları ve olay gününü anlatıyor: “Pirsus’a gideceğini, son derece apolitik olan bir kardeşime söylemişti. ‘Abi, biz Kobanê’deki çocuklar için oyuncak topluyoruz. Ben de yeni yapılan binaların elektrik işleriyle uğraşacağım. Bizimle gelir misin?’ diye teklifte bulunmuş. Kardeşim ise hasta olduğunu, kendileriyle gelemeyeceğini söylemiş. Gitmeden önce aileden çok sayıda çorap istemesi şüphelendirmişti. Kobanê’ye gideceğini bilmiyorduk çünkü. O gün çok duygusaldı. Biz farketmemiştik ama bir nevi herkesle helalleşmişti. Alışveriş yaptığımız bakkalla, tanıdığı herkesle…Ben evden çıkacağım vakit elimi öpmeye çalıştı, oysa hiç yapmadığı bir şeydi. İzin vermeyince, ‘Abi bayrama yetişemedim, kutlamak istedim’ dedi. Gülerek, ‘Zaten hiçbir bayram bana gelemedin ki?’ dedim. Dışarıya çıktığımda içimde garip bir his vardı. Anlamlandıramadığım kırgınlık hissi kalbime yerleşti o an.”

Halk şehitlerine sahip çıktı

Özkan, medyadan öğrendiği içinde kardeşinin de olduğu 33 gencin şehit olduğu o güne dair de şunları ifade ediyor: “Heval Hogir ve 32 yoldaşının şehadetini Türk medyasından öğrendik. O gün gece vardiyasındaydım. Eve döndüğümde direkt yatağa girdim. Bayram sonrasıydı. Eşim akrabalarını ziyarete gitmişti. Ben onlar dönene kadar uyumayı planlamıştım. Eşim eve erken döndü. Yaklaşık yarım saat uyumuştum ki beni uyandırdı. Gözlerimi açtığımda, ‘Urfa’da patlama oldu’ dedi. ‘Hogir da orda’ deyince, içimden bir şey koptu. Yerimden fırlayarak, yataktan kalktım. Televizyon başına geçtiğimde ilkin Uğur’un ismi geçti. İnanmak istemiyorduk, ‘isim benzerliğidir’ diyorduk birbirimize. Ta ki yerde çekilmiş fotoğrafını görünceye kadar. Hemen yola çıktık. O gün Türkiye’den Kürdistan’a gitmeye çalışan şehit aileleri büyük sıkıntılar yaşadı. Uçak seferleri zaten azdı, o yetmezmiş gibi bilet fiyatlarını en üst seviyeye çıkarmıştı. Annem ve babam Amed’e gidip, buradan Pirsus’a gelebildiler. Biz ise karayolu ile geldik. Ulaştığımızda inanılmaz bir kalabalık vardı. Kürdistan halkı her zaman ki gibi şehitlerine sahip çıkmıştı.”

Cizre yine şehidini yalnız bırakmadı

Cenazesini Cizre’ye götürüp defnettiklerini belirten Özkan, halkın sahiplendiği anları; “Yol boyunca halkımız bize eşlik etti. Cizre’ye ulaştığımızda ise büyük bir kitle bizi karşıladı. Cizre, yine şehidini yalnız bırakmamıştı. Halkımız onu omuzlarken gururlanmıştım. İçimden ‘Kardeşim, halkın için yapman gerekeni yaptın. Doğru yoldan yürüdün. Şimdi ise halkının kalbine bir nakış gibi işlendin. Seni doğduğun toprağına emanet ediyoruz. Uğurlar olsun kardeşim’ dedim. Babam, ‘Uğurlar olsun oğlum’ diyordu” diye anlatıyor.

40’a yakın şehidimiz var

“Biz bu topraklarda çok şehit verdik” diyen Özkan, Suruç Katliamı’ndan bir ay önce bir amcasının kızının Rojava’da, diğer bir amcasının oğlunun HPG saflarında şehit düştüğünü, Özgürlük Mücadelesi tarihinde ailenin 40’a yakın şehidinin olduğunu söylüyor.

Devlet bizzat organize etti

Özkan, DAİŞ çetelerinin gerçekleştirdiği bu katliamda devletin rolüne işaret ederek, şu vurguda bulunuyor: “Pek çok katliamda parmağı olduğu gibi bu katliamda da devletin rolü açığa çıkmıştır. Birçok kişiyi kan kaybından yitirdik. Devlet acil müdahaleye izin vermedi. Hogir, o katliamda şehit olan ilk kişi. Gaz bombaları kullanarak halkın yaralıların yardımına gitmesi engellendi. Şunu net söylüyorum, bu katliamın faili devlettir. Biliyoruz ki katliamı bizzat organize etti. Pirsus halkı yaralananları kurtarmak için adeta devletle savaştı. O gün orada can feda bir direniş sergilendi. Bu kahramanca duruş için, sizin aracılığınızla Pirsus halkına tekrar teşekkür ediyorum. Kürdistan halkı hiç bir zaman, katliamlar karşısında susmadı.”

Süleyman Özkan, kardeşi şehit Hogir’in ardından, “‘Kardeşim, halkın için yapman gerekeni yaptın. Doğru yoldan yürüdün. Şimdi ise halkının kalbine bir nakış gibi işlendin. Seni doğduğun toprağına emanet ediyoruz” diyor.

Adalet mücadelesi sürüyor

Süleyman Özkan, devletin organizesi altında gerçekleşen bu katliamın süren davasında cezasızlık politikasının hakim olduğunu belirterek, “Adalet davasından vazgeçmeyeceğiz, hesap soracağız” dedi.

20 Eylül 2015’te Suruç Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin aileleri bir araya gelerek, Suruç Aileleri İnisiyatifi’ni oluşturdu. Süleyman Özkan, İnisiyatif bünyesinde yürüttükleri adalet mücadelesine dair şunları belirtti:

“İnisiyatif bünyesinde sadece Suruç Katliamı’nda şehit düşenlerin aileleri yer almıyor. Birçok etnik kökenden, sivil toplum kuruluşlardan, farklı dünya görüşüne sahip yapılardan şahsiyetler yer alıyor. Şehit aileleri, HDP, ESP, anarşistler, Anti–Kapitalist Müslüman Gençlik gibi birçok yapı bulunuyor.

Pirsus Katliamı’nın yeni sürecin başlangıcı olduğuna dair bir işaret olduğunu öngörmüştük. Dolayısıyla böyle bir inisiyatif oluşturduk. Yayınladığımız deklerasyonda bile, katliamların durdurulması çağrısında bulunmuştuk. Yeni katliamların yaşanmamasını deyim yerindeyse bağıra, bağıra dile getirmiştik. Ancak çok geçmeden 10 Ekim Ankara Garı Katliamı, Antep Katliamı, Sultan Ahmet ve Reina Katliamı gerçekleşti. Bütün bu katliamların olacağını devlet biliyordu ve göz yumdu. O günden beridir Suruç Aileleri İnisiyatifi olarak bir araya geliyoruz. Toplantılar, çalıştaylar düzenleyerek adalet mücadelesi veriyoruz.

Katiller adeta ödüllendirildi

Suruç Katliamı akabinde gelişen katliamlar, esasta bizim duyarsızlığımızdan kaynaklandı. 1915’ten beri bu coğrafyada onlarca katliam gerçekleştirildi. Halklar olarak bir araya gelip, sesimizi yükseltemedik. Diğer bir faktör ise, cezasızlık. Katliamı gerçekleştirenler, adalet kurumları tarafından cezalandırılmayıp, adeta ödüllendirildi.

Katliamı aslında DAİŞ üstlenmedi. Hatta yargılanan bir DAİŞ elemanı, Pirsus Katliamı dışındaki diğer katliamları üstlenmiş, Pirsus Katliamı’nı ise kesinlikle üstlenmemişti. Bu da gösteriyor ki, bu katliam DAİŞ üyelerine yaptırıldı. Devletin bu katliamdan haberinin olmaması mümkün değil. Mesela, davanın 9’uncu duruşmasında olay günü görüntülerinin 5 saatlik kısmının dosyada olmadığı ortaya çıktı. Dava, Urfa T Tipi Cezaevi Kampüsü içerisindeki bir mahkeme salonunda görülüyor. Bu da bir anlamda devletin ailelere verdiği bir mesajdır.

Hakim DAİŞ çetesine ‘oğlum’ diye hitap ediyor

Dava, polisler ve davanın tek sanığı Yakup Şahin şahsında devam ediyor. Biz aileler, Türkiye ve Kürdistan’ın birçok yerinden kilometrelerce uzaklıkta bir bölgeye gidiyoruz. Gittiğimiz yer, bomboş bir arazi. Bizi davanın görüldüğü yere götüren ve bomboş arazide parka eden araçlara trafik cezası kesiliyor. Uzun namlulu silahlar eşliğinde, çoğu zaman askerin tacizine maruz kalarak adalet arıyoruz. Bize düşmanca bir yaklaşım söz konusu. Hakim bile yargılanan DAİŞ elemanına ‘oğlum’ diye hitap ediyor. Yargılanan DAİŞ elemanının duruşmaya getirilmesi talebimiz sonrası, SEGBİS ile cezaevine bağlanılıyor ve hakim, “Oğlum, mahkemeye gelip duruşmaya katılmak ister misin?” diyor. DAİŞ elemanı konuştuğunda bazen hakim müdahale edip, ‘sus’ deyip, konuşmasına engel oluyor. Duruşmalara katılmamamız için her türden psikolojik işkence uygulanıyor. Ama aileler olarak bu davadan geri adım atmayacağız, vazgeçmeyeceğiz, hesap soracağız.

Yazarın diğer yazıları

    None Found