Haramilerin hücumu

‘Maşallah’ Türk tipi siyasetin sefaleti, kör karanlık dünya ufuklarında, yıldızların en parlağı olarak ışıldıyor. Davet ettikleri Alevilere, Hıristiyan ve Musevilere de el açtırıp Müslüman duası yaptırdıktan sonra aksırıp tıksırıncaya kadar yiyip içerek andıkları bir Cumhuriyetleri bile var.

Ama cumhuriyetin temel vazgeçilmezi laikliği, hukukun evrensel üstünlüğü, siyasal, sosyal ve ekonomik demokrasi yok, her şey emir ile komuta altında.

Bunların demokrasi dedikleri, seçimden seçime sandıktır. Ve de, kağıt üstünde bu alanda her türlü hak, hukuk adalet bile var. Hatta eşitlik bile…

Ama Nurcan Baysal’ın deyimi ile “burası Türkiye”dir. “Çakma”, yani sahte bir Türk dünyaya bedeldir. Hal böyle olunca, Anayasa kağıdında “herkes eşittir” yazılı olmasına rağmen, bir Kürt ile çakmalaşarak asil kanlı olmuş bir Türk asla ve katiyen eşit olamıyor. Kürtle eşit olmak, mavi veya mor kanlı Türk’e hakarettir.

Onun için, Gürcistan Orta Asyasından gelme Türk olan Recep Tayyip, kestirmeden giderek soruna çözüm bulmuş ve emri üzere Kürt’ün oy kullanması hak sayılmış, ancak seçilmesi “nehak”lık kabul edilmiştir. Buna rağmen, haddini aşıp seçilen Kürtler, hapishanelere doldurularak Türk’ün onuru korunmuş, böylece “Türk tipi demokrasi”ye işlerlik gazı verilmiştir.

Çünküleyin dindar ve Kürt kindarı Recep Tayyip mülkünde, Kürt dediğini öldürülmek, sokakta dilini konuştuğunda linç edilmek, seçilmişleri varsa hapsedilmek için vardır.

İroni bir yana, Türklerin tarihinde, böylesi “zulüm icadı” görülüp yaşanmadı. Türk tarihinin başlangıcı olan katran karası günlerinde bile, vicdanın ışığı ara ara çakıp söndü. 1920’de eşkıya Topal Osman ve çetesi ile daha sonra “Gavur İzmir”i de yakacak olan Sakallı Nurettin Paşa Koçgiri’de katliama, talana çıktıklarında vahşetin çağrısı, Ankara’da yeni kurulmuş Türk meclisinde yankılanmıştı.

O zamanın milletvekilleri de, tek tek Atatürk tarafından seçilmişlerdi. Buna rağmen, katliam, talan ve hırsızlıklar ayrıntılarıyla anlatılmış, katillerin cezalandırılması istenmişti.

Atatürk rejiminin 1925 yılında ilan ettiği Kürt fermanı bile bazı hallerde parlamentoda dile getirilmiş, basında sesler duyulmuş, Ahmet Emin Yalman, Hüseyin Cahit Yalçın gibi Türkçü yazarlar, bu yüzden darağacının gölgesinde dolaştırılmışlardı. Dinci-ırkçı kırması Necip Fazıl bile kan ile kırım sesinin uzayıp gittiği bu yılların Dersim düğümünü, “Din Mazlumları” makalesiyle anlatmıştı.

Demokrat Parti (DP) 1946’dan itibaren “muhalef” adına Kürtlerin esaretini “jandarma” dayağı ile dile getirmiş, bu arada kurşuna dizilmiş 33 Vanlı köylünün katili olan General Mustafa Muğlalı’nın yargılanıp mahkum edilmesini sağlamışlardı.

Bir de bugüne bakalım: Kürtlerin şehirleri başlara yıkılıyor, insanlar diri diri yakılıyorlar. Sağcısı ve solcusu ile bütün düzen partileri, diktatörlüğün ardına ref olmuş, dişlerini çak çak birbirine vuran aç kurtlar gibi hamle ediyorlar Kürtler üstüne.

Tarihsel sefaleti görün ki, IŞİD (DAİŞ) denilen çağın gezgin İslamo-Faşist katiller, hırsız ve tecavüzcü çetecilerden ordular kurdular.  Haydutlar, Kürtlerin soyunu kurutmak için, dört bir yandan saldırı tazeliyorlar.

Topyekün haydutlaşmadır, bu. Kendini, Türk tipi sosyal demokrat olarak da pazarlayan CHP, haydutluğun sessiz seyirci de değildir. Tamamlayıcı unsur olarak, IŞİD-Türk zulümkarlığı yangınlarına ateş taşıyorlar. Onun için, parlamentoda Kürt soykırımı seferi oylandığında, sevinç naralarıyla kol kaldırıyorlardı.

Kürtlerin oyları ile İstanbul belediye başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu, iki gün Avrupa Parlamentosunun başkenti Strasbourg’daydı. Kürsüde, Recep Tayyip’in temsilcisi ağzıyla konuşuyor ve şöyle diyordu:

“Biz, seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınıp yerlerine, kayyum atanmasına karşıyız. Ama işin içine terör girerse…”

Sefillik bu ya, o mugalata yayıp yalan söylüyordu.

Dinleyenleri de, yalan söylediğini biliyorlardı. Kendini inkar edip soyuna sövmeyen her Kürt doğuştan teröristti, bu haramilerin çarkında.

Yazarın diğer yazıları