Haritalar ve dilekçeler kıskacında ‘Kürdistan’

“Sevr Muahedesi” olarak isimlendirilecek olan “Barış Antlaşması” süreci, Şubat 1920’de İtalya’nın San Remo kentinde hazırlık konferansları ile başlarken, Paris’teki eski Osmanlı diplomatı Muhammed Şerif Paşa, “Kürt ulusu” adına konferanslara katılmaya başladı. Ermeni Devrimci Federasyonu Taşnaksütyun’un (EDF) mühim isimlerinden Nubar Paşa ile, konferanslara Kürt-Ermeni bölgelerinin özerkliklerini içeren raporlar ve sınırları iç içe geçmiş haritalar sundular.

Yusuf MARUF

1020’lerde Kürdistan’a askeri seferler düzenleyen Türkler, 1820’lere kadar bu dağlık ve çetin coğrafyanın içlerine giremediler. Yaklaşık bu 800 yıllık süre zarfında Kürdistan’da asıl siyasal ve idari güç olan Kürt mirlikleri, Kürt siyasası ve sosyolojisine tamamen uyum sağlayıp, kendi aralarında birlik kuramadılar. Yapılan kısa süreli ittifaklar ise “bölgesel” olmaktan ileri gidemediler; 1820’lerde Osmanlı cenahı, Tanzimat ruhu ile “merkezileştirme operasyonları” kapsamında Kürdistan’daki bu mirlikleri birer birer ortadan kaldırırken, yüzyıllardır Kürt mirleri nezdinde biriken Kürt sermayesine de el koyup merkez İstanbul’a taşıdı. Bu bağlamda “yenileşme-modernleşme” olarak literatüre mal olan “Tanzimat” aynı zamanda Kürdistan’ın işgal edilmesi ve edinimlerinin talan edilmesinin de adıydı.

Tanzimat Süreci ile başlayan pro-Kürt ayaklanmalarının sonuncusu olan 1914 Bitlis İsyanı, Kürdistan’ın Osmanlı imparatorluğundan kopuşunu amaçlarken, aynı yıl Osmanlı devleti “Birinci Dünya Savaşı” olarak tarihe geçecek olan 4 yıllık uluslararası bir savaşa katıldı. Osmanlı’nın savaşa girmesi ile, “İslamizasyon sistemi”nin Kürdistan’daki ayağı bazı Halidi şeyhler ve “modern Kürt ulusu tahayyülü”nü kendi iktidarı için büyük bir tehlike olarak gören bazı aşiret şefleri “cihat” mefhumu çerçevesinde, en azından savaş süreci boyunca Kürtleri Osmanlı cenahında tutmayı başardılar. Lakin Osmanlı devleti savaştan mağlup çıktıktan sonra, devletin savaş öncesi hükmettiği idari coğrafyanın sınırları tekrar çizilirken Kürt siyasası tekrar sahneye çıktı.

Kürdistan’ın kuruluşuna “ümmet” engeli

“Sevr Muahedesi” olarak isimlendirilecek olan “Barış Antlaşması” süreci, Şubat 1920’de İtalya’nın San Remo kentinde hazırlık konferansları ile başlarken, Paris’teki eski Osmanlı diplomatı Muhammed Şerif Paşa, “Kürt ulusu” adına konferanslara katılmaya başladı. Ermeni Devrimci Federasyonu Taşnaksütyun’un (EDF) mühim isimlerinden Nubar Paşa ile, konferanslara Kürt-Ermeni bölgelerinin özerkliklerini içeren raporlar ve sınırları iç içe geçmiş haritalar sundular. İkilinin ortak çabası, soykırım ve savaş koşullarından yeni çıkmış iki akraba halkın geleceği ve ortak yaşam iradeleri için Avrupalılarca bir fırsat olarak telaki edilirken, Kürdistan ve Ermenistan’da sahada bulunan eski ittihatçı (yeni Kemalistlere dönüşmüşlerdi) kadrolar aşiret şeflerini ve Halidi şeyleri Şerif Paşa’ya karşı örgütlüyorlardı. Nitekim 19 Şubat’tan başlayarak Erzincan, Hasankale, Van, Elaziz gibi merkezlerden aşiret reisleri adına telgraflar gönderildi. Örneğin 22 Şubat’ta Balaban aşireti reisi Paşa Bey ve arkadaşları adına gönderilen müşterek telgrafta, “kimsenin gücünün Kürtleri din ve ırk kardeşleri olan Türklerden ayırmaya yetmeyeceği” belirtiliyordu, özellikle “savaş esnasında serhat bölgesinde Kürtleri katleden Ermenilerin temsilcisi Nubar Paşa ile işbirliği yapan Şerif Paşa’nın kendi çıkarları için çalıştığı” iddia ediliyordu. Bu telgrafı başka protesto telgrafları izledi. Bunların içinde en olumlusu, Mardin’den “aşiret reisi Ömer” adına Mart ayında gönderilen telgraftı ki, o da kişisel olarak Şerif Paşa’nın entelektüel birikimi ve yurtsever kişiliğine saygı duyduğunu ama Kürtlerin “ümmet”ten ayrılmak istemediğini iddia ediyordu ve Kürdistan’ı ayırmaya kalkıştıkları taktirde, Fransa ve İngiltere’yi “sizin savaş gemileriniz Kürdistan dağlarına çıkamaz, sizinle savaşırız” diye açıkça tehdit ediyordu.

Seyit Rıza’nın mektubu anlaşma komitesine gönderildi

1920’nin bahar aylarına gelindiğinde ise İstanbul merkezli Kürt Teali Cemiyeti (Ligue Social Kurde) Fransa’nın öncülük ettiği antlaşma komitesine gönderdiği dilekçe ve mektuplar ile sürece dahil olmaya başlamıştı. Cemiyetin lideri Seyyid Abdülkadir, genel sekreterleri Memduh Selim ve başkan yardımcısı M. Emin Bedirhan 8 Nisan 1920’de gönderdikleri dilekçede, Şerif Paşa aleyhine gönderilen protesto telgraflarının “sahte” olduklarını, özellikle Türk yönetimi tarafından kaleme alınıp aşiret reislerine zorla imzalattırıldıklarını belirterek, dilekçeye Koçgiri ve Dersim’den gelen ve aşiret reislerinin ıslak imza ve mühürlerinin olduğu bir dizi mektubu da ekliyorlardı. Bu mektuplardan biri bizzat “Koçgirili-zade Ali Şir” tarafından Osmanlıca yazılıp ve altına “Sivas-Zara, İmraniye Kürdistan Teali Cemiyeti Şube Reisi” ibaresi ile mühürlüydü, söz konusu dilekçede, Şerif Paşa’yı Kürtlerin meşru temsilcileri olarak gördüklerini ve Kürdistan için “bağımsızlık” talep ettiklerini yazıyordu. Diğer bir müşterek mektup ise Dersim’den gönderilmişti ve Şeyhasananlı aşiret reisi “Seyyid Rıza”nın da aralarında bulunduğu Dersim bölgesindeki etkili aşiret reislerine aitti. Mektupta aynı şekilde, hem Şerif Paşa’nın “Kürtlerin temsilcisi” olarak kabul edildiği belirtiliyordu ve hem de Kürdistan’ın müstakil bir yapıya dönüşmesi talep ediliyordu.

Kürdistan’la ilgili maddeler

Kürt cephesinde bunlar yaşanırken, Kürdistan’daki İngiltere ve Fransa’nın askeri bürolarında ise farklı gelişmeler yaşanıyordu. Güney, Kuzey ve Batı Kürdistan’ın büyük bir kısmını işgal eden İngiltere ve Fransa Kürtlere şimdilik bağımsız bir devlet bağışlamayı düşünmüyorlardı. Lakin buna karşılık en azından Van Gölü’nün güney kısımlarını da içine alacak şekilde, İngiltere ve Fransa’nın mandasında sınırlı bir Kürt özerk bölgesi oluşturmayı planlıyorlardı. Nitekim Haziran 1920’de hazırlanan antlaşma metninin Osmanlıca nüshasında(1) 62., 63. ve 64. maddeleri doğrudan Kürdistan ile ilgiliydiler:

“Madde 62) Fırat’ın doğusunda, ileride saptanacak Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde ve 27. maddenin II/2. ve 3. fıkralarındaki tanıma uygun olarak saptanan Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini, işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde, İstanbul’da toplanan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan Hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir komisyon hazırlayacaktır. Herhangi bir sorun üzerinde oybirliği oluşamazsa, bu sorun, komisyon üyelerince bağlı oldukları Hükümetlerine götürülecektir. Bu plân, Süryani, Keldaniler ile bu bölgelerin içindeki öteki etnik ve dinsel azınlıkların korunmasına ilişkin tam güvenceler de kapsayacaktır; bu amaçla, İngiliz, Fransız, İtalyan, İranlı ve Kürt temsilcilerden oluşan bir Komisyon incelemelerde bulunmak ve işbu Antlaşma uyarınca, Türkiye sınırının İran sınırı ile birleşmesi durumlarında, Türkiye sınırında yapılması gerekebilecek düzeltmeleri kararlaştırmak üzere bu yerleri ziyaret edecektir.

Madde 63) Osmanlı Hükümeti, 62. Maddede öngörülen komisyonlardan birinin ya da ötekinin kararlarını, kendisine bildirildiğinden başlayarak üç ay içinde kabul etmeyi ve yürürlüğe koymayı şimdiden yükümlenir.

Madde 64) İşbu Antlaşmanın yürürlüğe konuluşundan bir yıl sonra, 62. Maddede belirtilen bölgelerdeki Kürtler, bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyine başvururlarsa ve Konsey de bu nüfusun bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye’ye salık verirse, Türkiye, bu tavsiyeye uymayı ve bu bölgeler üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeyi, şimdiden yükümlenir. Bu vazgeçmenin ayrıntıları Başlıca Müttefik Devletlerle Türkiye arasında yapılacak özel bir sözleşmeye konu olacaktır. Bu vazgeçme gerçekleşirse ve gerçekleşeceği zaman, Kürdistan’ın şimdiye dek Musul ilinde Vilâyeti kesiminde yaşayan Kürtlerin, bu bağımsız Kürt Devletine kendi istekleriyle katılmalarına, Başlıca Müttefik Devletlerce hiçbir karşı çıkışta bulunulmayacaktır.

Kürdistan sınırları tekrar hatırlatıldı

Bu maddeler ile Kürdistan’ın kuzey kesimleri Ermenistan’a, bırakılırken, Kürdistan’daki Keldaniler, Süryaniler ve diğer dini ve ırki toplulukların özel bir statüye sahip olmaları şart koşuluyordu, aynı şekilde Güney Kürdistan’ın, kurulması planlanan Kürt devleti ile birleşmesi de tamamen oradaki Kürtlerin arzusuna bırakılmıştı.

Kaleme alınan Antlaşma metni ve hazırlanan haritalar Ermeni cenahını memnun ederken, Kürtlerin tepkisini çekti. 25 Haziran 1920’de Sevr komitesine kapsamlı bir “Kürdistan” haritasını da içeren bir mektup gönderen Kürt Teali Cemiyeti’nin başkanı Seyyid Abdülkadir, Kürtlerin çoğunlukta yaşadıkları bölgelerin sınırlarının dikkate alınmasını talep ediyordu ve “Kürt özerk bölgesi”nin sınırlarını teker teker tarif ediyordu:

“1- Kürdistan’ın kuzey sınırı Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu Erzurum, Bitlis ve Van vilayetlerini içerir.

2- Batı’da, Malatya sancağı ve Fırat’ın batısındaki etnografik olarak da Kürt olan bölgeler Kürdistan’ın sınırları içerisindedir.

3- Güney’de Kürt özerk bölgesi Cizre, Midyat, Mardin, Urfa, Suruç, Birecik, Rumkale, İslahiye üzerinden Kürt dağı ve İskenderun körfezine uzanır ve her şeyden önce Kürdistan’ın denize açılması için Payas da bu sınıra dahil edilmelidir.

Sonuç olarak; şayet neredeyse tamamı Kürt olan bu bölgeler “Kürt Özerk Bölgesi” ne dahil edilmezse, bu tehlikeli durum sürekli bir sorun ve talihsiz sonuçlar doğurabilir.”

Sevr komitesindeki taraf devletler barış antlaşmasını 10 Ağustos 1920’de imzalarken, Mustafa Kemal ve ona bağlı kadrolar Hacı Musa Bey, Diyap Ağa gibi etkili aşiret reisleri ve Abdülbaki Küfrevi, Hazret (Ziyaeddin Taği-Norşin) gibi Halidi tekke sahibi şeyhler üzerinden Kürdistan’da etkili olmaya başlamıştı. Adı geçen aşiret reisleri ve şeyhlerin bazılarına yüklü miktarda ödeme yapılırken (örneğin 1921’de Hacı Musa Bey’e bizzat Mustafa Kemal tarafından bin altın gönderilmişti, söz konusu para transferine dair yazışmaları, Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Arşivi’nde bulmak mümkün) bazıları da “Kürdistan Sevr Antlaşması ile Ermenistan olacak” şeklindeki dönemin meşhur paranoyası üzerinden ikna edilmişti.

Ali Şir’in çıkışı

Taraf devletlerin, antlaşmanın uygulanmasını geciktirmesi ve Mustafa Kemal’in öncülük ettiği Ankara merkezli hükümetin gün geçtikçe Kuzey Kürdistan ve Anadolu’da güçlenmesi Sevr Barış Antlaşması komitesini zora sokarken, Birinci Dünya Savaşı sonrası ilk bağımsızlıkçı Kürt isyanının da fitilini ateşlemişti. Sevr Barış Antlaşması komitesine dilekçe ile başvurup “Kürdistan’ın bağımsızlığı”nı talep eden Sivas’taki Kürt Teali Cemiyeti Şube Reisi Ali Şir (Alişêr) bir yıl sonra, Mart 1921’de Koçgiri’de ayaklandı. “Koçgiri direniş divanı” adı ile bir yönetim merkezi kuran Ali Şir ve diğer Kızılbaş Kürt aşiretleri reisleri Sevr Antlaşması’nın derhal uygulanmasını talep ettiler. Ankara Hükümeti’nin “milletvekilliği” ve “nakit para” teklifini reddeden Ali Şir yönetimindeki Koçgiri direniş divanı, iddiaya göre Kürdistan Teali Cemiyeti’nin reisi Seyyid Abdülkadir’i de bağımsızlıkta ısrar etmeyip özerkliğe razı olduğu için “Türk ajanı” olarak suçluyordu. Savaş öncesi, 1914’te, Kürt isyan ateşini bizzat Bitlis’teki Sünni Kürt şeyhleri (Seyyid Ali, Şeyh Şahabeddin ve Molla Selim) yakarken, savaş sonrası, 1921’de, bu sefer aynı ateş, Kürdistan’ın diğer bir ucunda, Sivas’ta Kızılbaş Kürt aşiret reisleri tarafından yakılmıştı. Bu değişim aynı zamanda, milliyetçi refleksin Kürt siyasasının dini hassasiyetlerini aşan bir merhaleye ulaştığını gösteriyordu.Ali Şir’in bağımsızlıkçı radikal çıkışı, Ankara hükümetinin ve başta İngiltere olmak üzere itilaf devletlerinin hesaplarını bozdu, Sevr antlaşmasını kendi çıkarları için tehlike olarak gören Sovyet Rusya’nın bu günlerde yüklü miktarda cephane ve para yardımı yaptığı Ankara hükümeti, kalabalık bir askeri birliği Sakallı Nurettin Paşa’nın emrinde İmranlı’ya nakletti. Başta İmranlı olmak üzere Koçgiri bölgesi Ankara Hükümeti tarafından kılıçtan geçirildi, itilaf devletlerinin bu katliama sessiz kalmaları, Ankara hükümetine verilen “örtülü destek” olarak algılandı. Koçgiri İsyanı’nın bastırılmasından sonra, 1921’in sonlarına doğru Ankara Hükümeti hem Fransa hem de Rusya ile antlaşmalar imzaladı. Bir yıl sonra Yunan ordusu da İzmir yakınlarında Ankara hükümetine bağlı Türk ordusu tarafından yenilgiye uğratılınca, İngiltere sahada tek başına kaldı.

Sevr uluslararası komplonun adıdır

1922’nin sonlarına doğru, Ankara Hükümeti’nin “Türkiye” olarak kodladığı coğrafyada, “Kürt özerk yönetimi” projesini uygulamaktan vazgeçen İngiltere, buna karşılık Musul vilayetini elinde tutmak istiyordu. Nitekim 23 Temmuz 1923’te Lozan’da barış antlaşması imzalanırken, İngiltere “Musul” şartını Ankara Hükümeti’ne kabul ettirdi, böylece Sevr Antlaşmasının uygulanmasından tamamen vazgeçildi. Böylece Osmanlı Devleti tamamen yıkılırken, Türkiye Cumhuriyeti resmen kuruldu ve bir devir sessiz, sedasız bir şekilde Avrupa’nın bir dağ kentinde kapatıldı. Bu bağlamda Sevr, sadece uygulanmayan bir uluslararası antlaşmanın ismi olarak hatırlansa da, o Kürtlerin siyasal ve kültürel haklarının gasp edildiği, olası bağımsız Kürdistan devleti projesinin lağvedildiği ve uygulanmamasının yol açtığı sonuçların, yüzyıl sonra, bu gün bile hala sıcaklığını koruduğu bir uluslararası komplonun da adıdır, Kürtlere dair hiçbir fikri ve teması bulunmayan, sırf Avrupalı devletler ile yan yana görünmek isteyen Japonya’nın dahi imzaladığı Lozan Antlaşması’nın adi bir provasıdır. Sevr’in bazı maddeleri şu şekilde:

(1) “Madde 62— Kurulan Ermenistan hudud-ı cenubiyesinin cenubunda ve 27 inci maddenin ikinci kısmının ikinci ve üçüncü fıkralarının tasvirine tevfikan taayyün ve Türkiye’yi Suriye ve El Cezire’den tefrik eden hat-tı hududun şimalinde kâin Kürt unsurunun addeden faik bulunduğu havalinin muhtariyet-i mahalliyesi işbu muahedenamenin mevki-i meriyete vaz’ından itibaren altı ay zarfında istanbul’da inikat edip İngiltere, Fransa ve İtalya devletlerinden her birinin bir murahhasından teşekkül edecek olan bir komisyon tarafından ihzar edilecektir. Bazı mesail hakkında ittihad-ı tam hasıl olmadığı takdirde bu mesail komisyon âzası taraflarından mensup oldukları hükümetlere havale olunacaktır. Bu plân Süryani-Keldaniler ile havali-i mezkûre içerilerinde bulunan sair ırkî veya dinî ekalliyetlerin himayesine dair taahhüdat-ı katiyeyi şamil bulunacak ve bu maksatla İngiliz, Fransız, İtalyan, İran ve Kürt mümessillerinden müteşekkil bir komisyon mahallerinde icra-yı tetkikat ederek işbu muahede mucibince Türkiye’yi İran’dan ayıran hudut hattında icap ederse ne gibi tashihat icrası lâzım geldiğini taht-ı karara alacaktır. Madde

63 — Hükûmet-i Osmaniye 62’inci maddede mevzu-i bahis komisyonlardan birinin veya diğerinin kararlarını ve kendisine iblâğ edildiği günden itibaren üç ay zarfında icra edeceğini şimdiden taahhüt eyler.

Madde 64 — İşbu muahedenin mevki-i meriyete va’zından bir sene sonra 62’inci maddede zikredilen havalideki kürtler, bu havali kürtlerinin ekseriyeti Türkiye’den ayrılarak müstakil olmak arzu ettiğini ispat ederek Cemiyet-i Akvam Meclisine müracaat ederler ve Meclis de ahali-i mezkûreyi bu istiklâle lâyık görür ve onlara istiklâl bahşetmesini Türkiye’ye tavsiye eyler ise Türkiye işbu tavsiyeye muvafakat ve bu havali üzerindeki bilcümle hukukundan feragat etmeyi şimdiden taahhüt eder. Bu feragatin teferruatı başlıca müttefik hükümetlerle Türkiye arasında akdedilecek bir mukavelename-i mahsus ile tesbit edilecektir. Bu feragat vukua gelmiş veya vukua gelecek olursa Kürdistan’ın şimdiye kadar Musul vilâyetinde kalmış olan kısmında mütemekkin Kürtlerin bu müstakil Kürt devletine ihtiyarî iltihaklarına karşı müttefik hükümetler tarafından hiç bir itiraz dermeyen edilmeyecektir.”

Yazarın diğer yazıları

    None Found