Hayâ yitimi, onur ve diğer şeyler

İnsanın onuru ne zaman kırılır? Bu soruya yanıtı hep madunların perspektifinden bakarak ya da en azından baktığımızı var sayarak vermeye çalışıyoruz. Böylelikle yine aynı perspektiften olmak üzere, bir direniş ve savunma söylemi kuruyoruz. Bu baki kalmak kaydıyla soru yine önümde duruyor: Bir insan hangi eşiği geçtiğinde, yani neye rıza gösterdiğinde kendisini onuru kırılmış hisseder? Ve onuru kırılmış bir insandan geriye kalan nedir? O halde onur nedir? Hep bağırdığımız, “işkenceyi yenecek olan şu insanlık onuru” nedir? Artakalan bu ‘onursuz’ varlık ne mene bir şeydir? Ve evet, onur yokluğundan, onursuzluktan söz ettiğimiz anda hiçbirimizin aklına madunlar gelmiyor; zalimler geliyor. O halde bu sınav neden onursuzların sınavı değildir de hep madunların sırtındaki bir yüktür onur?

Agamben Kafka’yla ilgili olarak orta sınıfların gasp edilmiş duygularından artakalan tek duygu olarak utancın yazarı olduğu yönünde bir fikre sahiptir. Bu sınıfın kendisine kalmış tek duygusu olan utancı canhıraş bir biçimde savunduğunu ileri sürüyor Kafka’nın. Agamben’e göre edebiyatın gerçek işi de başımıza gelen şeyler dolayısıyla sürüklendiğimiz ve bazen ne olduğunu bilmediğimiz duyguların adını koymaktır. Adı konmadığı sürece bir boğuntu şeklinde yaşadığımız duygularımız, bu türlü duygu haritacıları sayesinde ne olduğunu bildiğimiz duygulara dönüşürler. Ne olduğunu bildiğimiz bir duyguyla başa çıkmak da elbette daha kolaydır. Bu pratik yarar var olmasa bile, bu kendi içinde yine de bir mücadeleyi barındırır: Duygu ve deneyimlere el koyma, bunları gasp etme politikalarına karşı bunları savunma, gasp edilmesine izin vermeme mücadelesi. İşte Agamben Kafka’nın bu mücadeleyi utanç duygusuyla ilgili olarak, orta sınıf adına verdiği kanaatindedir.

Bizim topraklarımızda yaşadığımız onur mücadelesinin de böyle bir boyutu var. Onur, bu kadar gasp edilmeye çalışılan bir şey olduğu için bu kadar canhıraş bir biçimde savunulan bir şey. Onurun tam da onursuzların değil de yoksulların, ezilenlerin sırtında bir yük olmasının nedeni de budur. Daha geniş bir insanlık kümesi içinde düşündüğümüzde, onurunu çoktan geride bırakmışların da yükü biner onur mücadelesi verenlerin sırtına. Bu artık topyekûn ‘insanlık onurudur’. Gelmiş bulunduğumuz çağda, bu da elimizden giderse, insan türü olarak tutunacağımız başka hiçbir şey kalmayacak önümüzde. Bu nedenle bazı mücadele biçimleri, ne kadar mahallî, ne kadar yerel nitelikli olurlarsa olsunlar, topyekûn insanlığa seslenmek, genel olarak insanlık manzarası içerisinde ve o genel manzaranın kendisini de temsil ederek konumlanmak zorundadırlar. Bir tür arabesk, kendine acıma boyutu içeren, bu türlü bir duygulanım envanterine yerleşen “Coğrafya kaderdir” önermesini de bir de bu açıdan düşünmeli belki. “Ey insanlar!” diye seslenmek zorunda kalmak biçimli bir kader…

Bu sesleniş, maalesef bir zamandır bir kavgayı Kafka’nın kaybetmiş olduğu bir dünyaya yönelik bir sesleniş durumunda. Belirli bir anlamda kalmak kaydıyla, utanç duygusunu yitirmiş bir dünyada yaşıyoruz bir zamandır. Oysa insanın onuru dediğimiz şeyi, Arapçasıyla ‘şerefi’ dediğimiz şeyi kurabilecek tek duygu utanç duygusudur. Herkesin kaçabildiği kadar hızlı bir şekilde kendisinden kaçmaya çalıştığı bir duygu…

Çağdaş kapitalizm koşullarında hiç kimse hiçbir şeyden utanmıyor artık. Yalnızca çeşitli kaygıların, anksiyetelerin bütünüyle öne geçtiği bir duygulanım dünyası… İnsanlar örneğin başarısız olmaktan korkuyor; örneğin ileri sürdükleri gibi bir insan olmadıklarının açığa çıkmasından korkuyorlar; korkuyorlar da korkuyorlar. “Post-hakikat” çağı diyenler var buna; kendi adıma katılmıyorum. “Hakikat sonrası” diyebilmek için bir çağa, hakikatin ortaya çıkmış olduğu bir başka çağı da varsaymak gerekir; fakat zaten insanların en büyük korkusu kendi hakikatlerinin ortaya çıkması korkusudur. Meşaleli Kemalist aydınlanma yürüyüşleri örneğin, meşhur İzmir yangınına ellerinde meşaleleriyle koşanları getiriyorsa, bir aydınlanma hareketinin değil, bu kıyımın yapısal bir tekrarı olarak belirecektir. En azından bu topraklarda, daha hakikat en düz anlamıyla bile açığa çıkamamışken hakikat sonrasından söz etmek de çocuksu bir tavır gibi beliriyor.

Evet, insanların en büyük korkusu da bazı temel kimlik kurucu yalanların, büyük yapısal ve varoluşsal yalanların dökülmesi korkusudur. Anksiyete bu anlamıyla siyasaldır; yönetimsel bir aygıt durumundadır. Dolayısıyla utanca çağrı çıkarmak nostaljik bir şey olmasa gerektir. Çünkü utanç ancak hayâsı olana bir şeyler söyler. İnsanlık onurunun (belki yeniden) yerleşeceği zemin de budur.

Yazarın diğer yazıları