Hayatımın en uzun Cumartesisini yaşadım

Ankara Gar katliamında kızı Özgecan Zavar ile birlikte ağır yaralanan ve arkadaşı Berna Koç’u kaybeden Elif Öztürk, patlamadan kısa bir süre sonra gaz bombaları ile birlikte polislerin yaralılara silah sıktığını belirtti. Katliamın 4. yılında yaşadıklarını anlatan Öztürk,  “Hayatımın en uzun Cumartesini yaşadım” dedi.

Habibe EREN-Dilan BABAT / JİNNEWS/ANKARA

10 Ekim 2015’de Kürdistan ve Türkiye’nin birçok kentinden insanlar barışı Ankara’da haykırma şiarı ile yüzlerce otobüsle yola çıkmıştı. “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi” için sabahın erken saatlerinden itibaren Ankara Tren Garı önünde toplanan binler, ölüme karşı barışı, savaşa karşı kardeşliği savunmak için 7’den 70’e her kesimden meydanda yerini almıştı. Miting öncesinde bir saat sonrayı anlatan “Ne çok özlemiş gökyüzüne kansız bakmayı” pankartı en önde sallandırılacaktı.

Saat 12.00’de Sıhhiye Meydanı’nda yapılması planlanan miting, Türkiye’nin her yerinden gelen barış çağrıcılarının halay ve zılgıtları ile Tren Garı’nda sabahın erken saatlerinde başlamıştı. ”Barışı getirmeye gidiyoruz” diyerek Ankara’ya gelen kitlenin çoğalması ile beraber yürüyüşe geçmek için kortej hazırlığı yapıldığı esnada, saat 10.04’te 3 saniye aralıklarla DAİŞ’li iki canlı bombanın kendini patlatması ile alan kana bulandı. 103 kişinin yaşamını yitirdiği yüzlercesinin de yaralandığı katliamdan yaşamını yitirenlerin çığlığı hâlâ kulaklarda.

”Barış Mitingi”ne yönelik gerçekleştirilen katliamdan geriye, katledilen, yaralanan ve o günü bir daha hafızalarından çıkaramayan barış gönüllerinin hikâyeleri kaldı. Onlardan biri de Elif Öztürk. Patlamanın olduğu yere 20 metre uzaklıkta olan ve katliamda kızı Özgecan Zavar ile birlikte ağır yaralanan Elif Öztürk, İzmir’den gelen en yakın arkadaşı Berna Koç’u da kaybediyor. Öztürk, 10 Ekim’deki patlama anını ve sonrasına yaşananları anlattı.

10 Ekim mitingi öncesi Türkiye genelinde bir barış isteği yayıldığını ve kenetlenmenin söz konusu olduğunu belirten Öztürk, “Bu güzel bir atmosferdi ve bunu mitingleştirmek istediler. Ben çağrıcıların olduğu Türk Mühendis ve Mimarlar Odası Birliği’nde (TMMOB) çalışıyordum. Bildirilerimizi dağıttık. Çalışmalar yaptık” diye anlattı.

Kızı ve İzmir’den gelen arkadaşı Berna Koç ile sabahın erkenden saatlerinde miting alanına giden Öztürk, çay ve simit eşliğinde çekilen halayları izliyor. O anı “Çok güzel bir ortamdı. Bahar şenliği gibiydi. İnsanlar birbirini tanımdan ‘merhaba’ deyip gülümsüyorlardı. İnsanların gözünde barışın geleceğine dair bir heyecan ve umut vardı. Hatta kızım bana ‘küçüklüğümden beri bu kadar güzel miting görmedim’ demişti. Ama bu güzel an çok kısa sürdü ve her yer mahşer alanına döndü” dedi.

Patlama sonrası sonrası polis bizi taradı 

Alana girince sivil ya da resmi polisin alanın hiçbir yerinde olmamasının dikkatini ilk çeken durum olduğunu aktaran Elif Öztürk,  şöyle konuştu: “Elimizi kolumuzu sallayarak girdik hiçbir güvenlik önlemi yoktu. Hatta ‘polis hiç yok çok tuhaf’ dedim. Zaten Suruç’tan sonra benim bir kaygım vardı açıkçası hatta kızıma ‘gelme’ demiştim. Çünkü orada çocuklara oyuncak götürmek isteyen insanları katlettiler. Böyle barış duygusu ile gelen insanları katletme ihtimali vardı. Sonra arkadaşım ile buluştum. O sırada kortejlerin yapılması için anonslar yapılıyordu. Meydandan bir çay aldık. Havuzun kenarına gittik. Ben cüzdanımı çantaya koyarken yüzüm dönüktü patlamayı gördüm. Kızımla arkadaşı düştü. Daha sonra arkadaşımı kaybettik patlamada. Ben boğazımdan yaralandım, boğazımdan kan fışkırıyordu. Yanımızda bir erkek arkadaş vardı onu fark edemedim bile. Bombanın patladığı sırada çok yüksek bir basınç vardı. Bu basınç şoka sokmuştu hepimizi. Donmuştu her şey. Kızıma uzandığımda ikinci bomba patladı. Daha sonra polisler çıktı ortaya ve bize gaz atmaya başladılar. Biz gazdan korunmaya çalışırken üzerimize silah sıktılar, sesleri duydum. Ben telaşla duydum diye düşünüyordum ama aynı şeyi mahkeme sürecinde başka insanların ifadelerinde duydum. Evet. Bizi taramışlardı. Birçok yaralımızda bu sebep ile ölmüş olabilir.”

Amaç şuydu: Yaralılar da ölsün!

Katliam sonrası kızı Özgecan ve Berna’nın ilk hastaneye götürülenlerden olduğunu aktaran Elif Öztürk, ağır yaralıların bir kısmının hem içeri ambulans sokulmadığı hem de sağlıkçılara polis tarafından müdahale edildiği için yaşamını yitirdiğine dikkat çekti. Elif Öztürk, şöyle devam etti: “Polisler sağlıkçıları tekmelerle yaralılardan uzaklaştırmaya çalıştılar. Amaç şuydu; ölen öldü, yaralılar da ölsün geriye bir şey kalmasın. Yaralı halde gazdan korunmak için oradan oraya sürüklenmek zorunda kaldık. 4 dakikalık mesafedeki hastanelere taşınmamız zor değildi ama hastanelere taşınmadık. Ben yaklaşık yarım saat sonra ayrıldım hala ambulans yoktu. Kendi imkânlarımızla taksi ile gittik. Bir de bacağından yaralı bir arkadaş vardı Numune Hastanesi’ne gittik. Kızım ağır yaralıydı. Beş dakika daha kalsaydı hayatını kaybedecekti. Ben de dayanabildiğim kadar dayandım.”

‘Hayatımın en uzun Cumartesisini yaşadım’

Sonrasını, “Yoğun bakımdayken kendime geldiğimde algılamaya çalışıyordum her şeyi. Hayatımın en uzun Cumartesisini yaşadım. Bir taraftan kızımı bir taraftan arkadaşım Berna’yı sormaya çalışıyordum. Boğazımdan yaralanmıştım konuşma güçlüğü çekiyordum. Saati sormaya başladım. Kendime geldikçe dışarının durumu, orada ölenlerin başında bekleyenleri düşündüm. Düşündüklerimi hafızam almadı” diye anlatan Öztürk, tesadüfen hayatta kaldıklarını vurguladı.

Patlama öncesine dönen Elif Öztürk, muhalefetin toparlanması ve güçlenmesi karşısında iktidarın rahatsızlık duyduğunu belirterek, “Bunun akabinde seçimlerde de güzel şeyler çıktı. Sanırım Suruç patlaması istediği geri dönüşü vermedi ve bunun daha büyüğünü düşündüler ve yaptılar” dedi.

Bu katliamın DAİŞ tarafından tek başına yapılabilmesinin imkânsız olduğunu da vurgulayan Öztürk, sözlerini şöyle sürdürdü: “Silahlı tehlikeli bir örgüt olacaksınız. Kafa kesmenin bahşedildiğini düşünen bir örgüt olacaksınız bir ülkeye gelip tek başınıza hareket edeceksiniz. Böyle bir şey olabilir mi? Emniyet nerede, sokaklarda siviller nerede, istihbarat nerede? Biz haberleri olduğunu zaten biliyoruz. Bu dört yılın içinde zaman zaman bazı itirafçı IŞID’liler MİT ile pazarlık yaptıklarını, oturup bu konuda anlaşma yaptıklarını kendi ağızları ile itiraf ettiler. Erdoğan o dönem ‘Kaos istemiyorsanız bize oy vereceksiniz’ dedi. ‘Ha destek olmadığınızı gördük. Alın size kaos’ dediler. Biz ölürken koca Gar Meydanı kan gölüne çevrilmişken kalkıp da ‘bizim oyumuz arttı’ deyince katliamı ben mi üstlenmiş oluyorum. Kendi üstlenmiş oluyor. ‘Bu bizim işimiz, çıkarlarımız için yaptık, başardık’ diyor. İktidarın bekası için orada 100 kişi 200 kişi ölmüş önemli değil diyor. 10 Ekim’den sonra da bir sürü kan aktı akmaya da devam ediyor. Bir takım çetelerin tek başına yapacağı şeyler değil.”

Tarih bunları yargılayacak kaçarı yok

Mahkeme sürecinde ortaya çıkan yazışmaları hatırlatan Öztürk, “İstihbaratın olduğu ve bildirilmediği hepsi ortaya çıktı. Ama tarih bunları yargılayacak kaçarı yok. Ben o günden beri soruyorum. Savcıya da söyledim ‘neden ne resmi ne de sivil bir tane bile polis’ yoktu. İkinci patlamadan sonra dediler bir üçüncü bomba daha var ama ben inanamadım çünkü polis meydana çıkmıştı. ‘Yaralıların üzerine gaz atın, tarayın ambulansların geçişine izin vermeyin’ kim dedi. IŞİD mi verdi bu emirleri? Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Müdürlüğü, Valisi vs. emri verenler bunlar. Hastanelerde tedavimizi engellemek için ‘çıkarın bunları taburcu edin’ diyen bunlar. IŞİD burada paravan” diye konuştu.

 “Onlar kabul etse de etmese katili tanıyoruz” diyen Elif Öztürk, katliamın 4. yıldönümüne ilişkin şunları dile getirdi:  “Şimdi biz düşenleri düştüğü yerde anmak için anmamızı yapamıyoruz. Bu bize yasak. Anmalar gaz bombaları ile gözaltı ile sonuçlanıyor. Devlet bizden tazminat talep etmiş. Canınızı aldık yiyecek lokmanızı da alırız diye. Bu dünyada Hitler yargılandı gitti Mussolini öyle. Bunlar da gidecek. Tarihin kara lekeleri ak defterlerin üzerine yazılı kalacak. Tarih de bunu unutmayacak. Affetmeyeceğiz. Mücadelemizi de sonuna kadar sürdüreceğiz.”


Saatlerce morgları gezdik

Numune Hastanesi, patlamanın olduğu gün en çok yaralının getirildiği hastane oldu. Bu nedenle gönüllülerin oluşturduğu kriz masası da bu hastanenin bahçesinde kurulmuştu. Kriz masasında en az üç avukat da her an hazır bekliyordu. Katliamın hemen ardından Numune Hastanesi’nde oluşturulan Kriz Masası’nda yer alan sağlıkçı Handan Yazıcı Aksoy ise katliam sonrası Kriz Masası’nda yaşananları ve tanıklıklarını anlattı.

Krizle mücadeleye hazırlıkla olmadıklarını ifade eden Aksoy, “Biz daha önce 99 Marmara Depremi’nde görmüştük. Aynı şey 10 Ekim içinde geçerliydi. Biz buna hazırlıklı değildik. Mesleki olarak bu tür durumlara alışkın olduğumuz için hemen bir Kriz Masası oluşturma ihtiyacı duyduk. Birbirini tamamen orada tanıyan dört arkadaşla birlikte Kriz Masası kurduk. Sonrasında hastanelere girip çıktığım için hastaneleri dolaştım. Yaralıların kayıtlarını ve isimlerini almaya başladım. Önce kişi sayısı ve yaralıların durumunu belirlemeye çalıştık. Ama bu arada diğer arkadaşlar iletişim kurmaya başladı ve gelen yardımları organize etti. Gerçekten çok yardım geldi. Bir tane yaşlı kadın geldi almıyoruz, zaten böyle bir ihtiyaç yok ama çıkarıp son parasını 5 TL’sini verdi. Orada saatlerce bekledi” diye anlattı.

Kriz Masası’nın birçok hastanede oluşturulmaya başlandığını dile getiren Aksoy, öncelikle yaşamını yitirenlerin sonrasında ise yaralıların olduğu listeyi hazırladıklarını belirtti ve ekledi: “Yaralıların nerede olduğuna dair ameliyatta mı yoğun bakımda mı diye çok hızlı bir refleksle bilgi ağı oluşturduk. Durum çok zordu ama üzülemezsiniz çünkü o işi iyi bir şekilde yapmak zorundasınız. Sıkı durmanız gerekiyordu sonuçta. Neredeyse ikinci günün sonunda çoğu yaralılardan, oraya katılanlardan iletişim bilgileri vs. bilgi sistemini oluşturduk. Ailelere bunu söyleme zorunluluğu çok kötü ve zordu. Saatlerce morgları gezdik. Onların cesetlerini aramak çok zordu. Ama birileri bunu yapmak zorundaydı. O dönem biz yaptık” diye konuştu.

Hepimiz şoktaydık…

“Hepimiz şoktaydık. Bir arkadaşım geldi kendi yaralanmamış ama üstü başı her yeri kandı. Olayı idrak edemiyor. Hiç birimiz edemedik. Çünkü kimse bu kadar olacağını beklemiyordu” diyen Aksoy, ilk 24 saatte kimsenin ne olduğunu anlayamadığını ifade etti. Konuştuğu birçok kişinin patlama anını hatırlamadığını söyleyen Handan, “Kolu, bacağını kaybeden insanların bunu hemen idrak ettiğini zannetmiyorum. İlk 24 saatten sonrası durumları hakkında bilgi alıyorduk. Çok dirençli arkadaşlar ve bir sürü duyguyu bir arada yaşayan arkadaşlar vardı. Hala bunun çok uzun döneme yayılan travmaları olduğunu biliyoruz” ifadelerini kullandı.

Hala garın önünden geçemiyorum

 Hala garın önünden geçemediğini söyleyen Aksoy, “Ama ailelerin taleplerini çok iyi biliyorum. Başka ülkelerde yaşanmış birçok şey var. Buna ilişkin küçük bir araştırma yapmıştık. Bu tür toplu katliamlarda ‘kimi neyle suçlayabiliriz’ denilerek olayın akışına gidişine göre kimi neyi yargılayacağınız önemli. Anıt için gerçekten bastırıyoruz. Tek başına sorun ne o tazminat davası ne anıt ne başka şeyler. Olayı bütün olarak aldığımızda tutulacak hiçbir tarafı yok. İşleyen bir hukuk sistemi olsaydı daha farklı olabilirdi. Türkiye’nin yaşadığı en büyük katliam ve göz göre göre oldu. 10 Ekim’in çok çok öncesinden almak, konuşmak ve yargılamak gerekiyor. Üç gün sonra insanlara ‘10 Ekim’e katıldınız’ diye dava da açılabilir. Gerçekten hayal dünyasını zorlayan kötü bir sistemle karşı karşıyayız. Faşizm böyle bir şey” şeklinde konuştu.

Gerçek bir hukuk işleyişinin var olduğu takdirde bir nebze de olsa insanların acısının hafifleyebileceğine dikkat çeken Handan Aksoy, sözlerine şöyle devam etti: “Elbette, bu acı asla sönümlenmeyecek ama baş etme anlamında insanlara yardımcı olabilirdi. Hukuksal olarak gidişat belli. Yara daha da kanatılıyor. Bu ülkede yaşayan hemen her ilden bir kaybımız vardı. Onun için de gerek devletin alacağı tutum gerekse hukuksal işleyiş çok önemli. Hepimiz bu travma ile yaşayacağız. Ailesini kaybetmiş insanlar, yaralılar bütün ömür bununla yaşamak zorunda. Geçen 4 yıla baktığımızda aksine daha da kanatmaya çalışan bir şeyle karşı karşıyayız. Bir taş var içimizde o hep orada duracak, ağırlığını hissedeceğiz.”

Daha fazla duyarlı olunması gerektiğini de vurgulayan Handan, “Herkesin ucundan tutacağı bir iş var. Küçücük de olsa bir şeyler yapılsaydı durum bundan farklı olabilirdi. Ailelerin ya da yaralı arkadaşların yükünü bir parça olsa da hafifletebilseydik her şey daha iyi olurdu” dedi.

Yazarın diğer yazıları

    None Found