Hediye Aksoy’la dayanışmak

Hediye Aksoy bir mahpus. Yaşamından hepimizin öğreneceği çok şey olduğuna inandığım, güleç yüzlü genç bir kadın. Bu yüzden, tanıdıkça daha bir hayıflanıyorum hakkında yok yere verilen on sekiz buçuk yıl cezaya, hastalıklarının yaşamını daraltmasına. Bakırköy Kadın ve Çocuk Cezaevi 5. Blok’da tutulan Hediye, hastalıklarının kendisine gösterilen dayanışmayla iyileşeceğine inanıyor. "Şimdiden hissediyorum dayanışmanın, özellikle kadın dayanışmasının gücünü.” diyor ve bu dayanışmayı tüm hasta mahpuslar için istiyor.
Hediye, 1994 yılında yakalanmasına neden olan patlamada ağır yaralanması, gözaltında gördüğü işkenceler ve sonrasında her çeşit tedavi olanağından mahrum bırakılmış olması nedeni ile gözlerini kaybetmiş ve yaşamını tehlikeye sokan birçok hastalığa yakalanmış. Altı kez ameliyat olmuş. Yaklaşık iki yıldır kanser hastası aynı zamanda. Tedavisini tamamlamaya uğraşırken, başka bir bölgeden yeniledi kanseri. Doktorunun dediğine göre bu kez hastalık yanında ameliyatı da yaşam riski taşıyor.
Bu hali ile cezaevinde yahut tutukluluk koşullarının hakim olduğu bir hastanede tedavisi imkansız. Zor demiyorum, sahiden imkansız.
O kadar çok örnek var ki bu imkansızlığı anlatmak için. Temmuz 2010’da kaybettiğimiz, Abdullah Akçay’ı anımsarsınız. Süreci yakından takip eden birisi olarak açıklıkla söylüyorum ki, zamanında ve yeterli tedavi olanakları yanında insani ihtiyaçlarından mahrum bırakılarak göz göre göre öldürülmüştü Abdullah.
Gözlerinizin önünde canlandırabilir misiniz; lösemi hastası, kemoterapi tedavisi gören bir çocuğun havasız, izbe bir odada bir yıla yakın tek başına tutulmasını? Tedavi sonralarında mide bulantısı, dayanılmaz ağrıları, gidip gelen bilinci ile tek başına bırakılmış olmasını? Vücut direncinin her şey demek olduğu bu zamanlarda hastane yemeklerine mecbur yani aç susuz bırakılmasını?.. İyileşme hayali kuran yaşama sımsıkı bağlı bu çocuk, kendisine ve ailesine ait birkaç fotoğrafın duvarından sökülüp alınması ve refakatçilerinin yasaklanmasının ardından yaşadığı moral bozukluğu içinde aniden kayıvermişti ellerimizden, nihayetinde.
Yapılan uygulamalar karşısında "kendimi ev faresi gibi hissediyorum. İnsanlar benden neden uzak duruyorlar, neden beni insan yerine koymuyorlar anlamıyorum” diyen Abdullah için çok üzülmüştüm. Ama itiraf etmeliyim ki, şimdilerde iyileşme yolundaki manevi kardeşimin kanser hastası olmasının ardından, özellikle kemoterapi seansları ve sonrasına tanıklığım; çektiği acılar, ihtiyaç duyduğu sevgi, özen, tıbbi bakım, temizlik, beslenme… Bu süreç, nelere ihtiyaç duyduğu ve nelerden mahrum bırakıldığını daha iyi anlayabildiğim Abdullah için duyduğum üzüntüyü derin bir acıya, büyük bir kızgınlığa dönüştürdü. 
Abdullah’ın yaşadığını Hediye yaşamasın istiyorum.
Oysa hastalığı yaşamsal risk potansiyeli taşıyan her mahpus için aynı son kaçınılmaz.
Hasta mahpuslar ve yaşam haklarına yapılan bu saldırı tesadüfî değil elbette. Türkiye’de ceza infazı, ezelden beri bir anlamda muhalifi yada topluma tehlike olarak görüleni imha ederek kurtulma aracı olageldi.
Eskiden açıktan katledilirdi mahpuslar. Şimdi; yaşam kaliteleri insani koşulların altına düşürülerek; beslenme, sağlık, entelektüel gelişim olanaklarının sınırlanması, ağır tecrit uygulaması ile sosyal paylaşım ve dayanışmanın engellenmesi ve yeterli tedavi olanakları engellenerek katlediliyorlar. 
Hediye’nin dediğinden de yola çıkarsak elzem olan; hasta mahpuslarla dayanışma içinde olmak, yaşama haklarının korunması ve özgür ortamda tedavi olanakları sağlanıncaya kadar kararlı bir mücadele.

Yazarın diğer yazıları