Hegemonya kıskacında Alevilik

Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırıdaki histeri, “Yakın evi, yakın” diye bağıran sesler, insanın aklına bu toprakların bütün travmatik tarihini düşürüyor ister istemez. Malatya, Dersim, Çorum, Maraş, Sivas… Elbette düzeyleri birbirine karıştırmamak gerekiyor. Osmanlı’dan modern Türkiye’ye bir sürekliliğin izlerini, daimi mağdurlar üzerinden değil de bir iktidar ve devlet geleneği üzerinden sürmek sanırım daha uygun bir yaklaşım olacaktır. Bu durumu, sürekli-mağdur figürler üzerinden değil de sürekli birtakım sembolleri ve bu sembollerle birlikte belirli bir kitleyi seferber eden bir devlet geleneği üzerinden okumak daha verimli olacaktır gibime geliyor. Çünkü daimi bir mağduriyet anlatısı üretmek, öznenin yalnızca kendi ‘haklılığına’ odaklanmasına yol açarak, temel ilgi konusunu ‘kendisi’ haline getiriyor. Eşitsiz bir söz düzlemi içerisinde, özne, kendi mağduriyetine ve haklılığına ikna etmek üzere söz geliştirmeye başlıyor sürekli olarak. Dolayısıyla kendisini başkasının bakışının nesnesi haline getirmiş oluyor. Üstelik Alevilik açısından bunun bir tehlikesi de teolojik bir düzeyde konumlanıyor.

Kendi kendini yönettirmeme stratejisini “Önce can” değil de “Önce canan” ilkesi üzerine kurmuş bir söylem olarak Alevilik, yalnızca kendinden söz ettiği bir hikaye üretmeye başladığında, kendi kendisinin temellerini oymaya da başlıyor. Yönettirmeme stratejisi yerini elbette yönetilebilirliğe bırakıyor. Oysa gelenek orada; deyişler, nefesler, meseller, bunlardaki derin iktidar çözümlemeleri de orada.

Bilenler bilir; Aleviliğin kurucu metinleri, gökten yere bir aktarım düzeneği içinde işleyen iktidar yapılarını kesintiye uğratan metinlerdir. “Uslu değil delidir yüce saraylar yapan / Akıbet viran olur cümlenin imareti / Kerametim var diyen halka salusluk satan / Nefsin Müslüman etsin var ise kerameti” diyen Yunus Emre’den “Hakikat ilminin sabırdır başı / Şah olsa da benlik gütmez er kişi / Sen kendi nefsinle eyle savaşı / Sadık ol sözünde dur da öyle gel” diyen Hüdai’ye uzanan bir teolojik eleştiri geleneği; İblis’i (kötü) benlik ve nefs olarak kodlayan bir düşünce sistemi… Dolayısıyla kötü’yü alt etmenin tek yolu Ötekine uzanmaktır; bu nedenle “önce canan!”

Bunun nasıl bir kendini-yönettirmeme stratejisi olduğunu müthiş bir berraklıkla ortaya koyan bir mesel var. Padişah bir gün Sünni bir tarikatı yemeğe çağırmış. Yalnızca kuş sütünün eksik olduğu sofralara oturmuşlar, fakat kaşıkların her biri iki kulaç uzunluğundaymış. Bir şey yiyememişler; aç oturup aç kalmışlar sofradan. Ayrılık saati geldiğinde Padişah “Sizin başınız kimdir?” diye sormuş. “Filancasıdır Padişahım; o bizim şeyhimiz olur” demiş bir derviş. Padişah şeyhe dönerek “Sen kal” demiş, “diğerleri çıksın.” Ertesi gün Aleviler davet edilmişler. Her bir Alevi derviş almış önündeki kaşığı, yemeklere daldırıp çıkarıp tam karşısındaki arkadaşının karnını doyurmuş. Hepsi bir güzel doyduktan sonra, Padişah yine sormuş, “Sizin başınız kimdir?” diye. En öndeki “Arkamdakidir Padişahım” diyerek çıkmış. Padişah ona dönüp “Sen misin bunların başı?” diye sorunca, o, “Yok Padişahım, benim arkamdakidir” demiş ve o da çıkmış. Derken derken yalnızca bir kişi kalınca, Padişah “Sen misin bunların başı?” demiş. O da “Yok Padişahım, az evvel önünüzden geçti, görmediniz mi?” demiş ve çıkıp gitmiş.

Yoruma bile ihtiyaç duymayacak kadar açık bir hikaye. Kendi kendini yönettirmemenin tek yolu “Önce canan” demekten; önce ötekine işaret etmekten geçiyor. Fakat bu, modern dünyayla birlikte tersine döndü, ne yazık ki. Kendilerini merkeze alan bir bakışla birlikte, Alevilik de topluluğu esas alan söylemlerin uzağına savrulmaya başladı. Aleviliği de kuşatan ama temelde Aleviliğe dışsal durumdaki bir dil içerisinden, örneğin Aleviliğin ne olduğu, kökenlerinin nereden geldiği gibi sorulara yanıt arama çabaları belirdi. Demek Harabi yetmez olmuş Alevilere: “Yok iken Âdem’le Havva âlemde / Hak ile hak idik sırr-ı müphemde / Bir gececik Mihman kaldık Meryem’de / Hz. İsa’nın öz babasıyız.” Buyurun köken!

Aleviler, artık içinde yaşadığımız dünyayı Aleviliğin kendi diliyle anlamaya ve açıklamaya çalışmıyorlar. Hegemonik bir devletli söylem ile modern burjuva söyleminin kesinlik arayışının buluştuğu bir dönemde, “Alevilik nedir?” gibi bir soruya muhatap kılınıyor örneğin Aleviler. Üstelik bu soruya verilecek her türlü yanıt, “Yol bir, sürek bin bir” diyerek kendi heterojen yapısını muhafaza etmiş Aleviliği homojenleştirme tehlikesini de içerirken… Yine üstelik bu hegemonik söylem, gerçekte kendisine ait olan krizleri başkalarının üstüne yıkmakta da bu kadar mahirken, belki de bu soruların yanıtını üretmeye talip olmak yerine, yeniden Pirlerin, Pir Sultanların, Şeyh Bedreddin’lerin talibi olmak gerekiyordur. Hegemonyayla mücadelenin yolu, belirli bir tarihsel söylem karşısında aklanmaya çabalamak değil, bizzat o tarihin kirini pasını ortaya sermekten geçiyor. “Önce ben” diyerek değil, aksine bu ‘ben’i İblis bilip, onunla dövüşüp, “Önce canan!” diyerek… Belki bu kıracaktır Aleviliğin ‘dilsizliğini’.

Yazarın diğer yazıları