Herkes bu hamlede yer almalı

BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan tecride karşı Leyla Güven öncülüğünde cezaevlerinde başlayan süresiz-dönüşümsüz açlık grevi ve son olarak 30 Nisan’da başlayan ölüm oruçları direnişi devam ediyor. Şimdiden Kürt Özgürlük Hareketi tarihinde önemli bir yer kaplayan direnişle ilgili olarak  Ölüm Orucu ve Açlık Grevi direnişlerinde yer alan isimlerden  Fuat Kav, özgürlük hareketi tarihindeki direnişleri karşılaştırarak, gelinen aşamayı, açlık grevi ile ölüm oruçları arasındaki farklara ilişkin kapsamlı açıklamlarda bulundu.

Açlık grevi veya ölüm oruçları eylemleri neden tercih edilir? Bu eylemleri ortaya konan diğer eylemlerden ayıran farklar nelerdir?

Açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri, başlı başına süreçleri değiştirebilen, karşı tarafın ikna edilmesinde çok önemli düzeyde rol oynayabilen eylem biçimleridir. Ama aynı zamanda sadece karşı tarafı etkilemek değil toplumları, sınıfları da harekete geçirme amacını da içinde taşır. Yani toplumu, insanları eğer harekete geçirebilirseniz ya da onların vicdanlarına hitap edebilirseniz sonuç alınabilecek eylem türüdür. Bu yapılamazsa çok daha farklı sonuçlar ortaya çıkabilir. Yani özetle açlık grevi ve ölüm orucu vicdanları harekete geçirme, görmeyenin görmesini sağlama, duymayanın duymasını sağlama, uyuyanı uyandırmayı gündemine alan eylem türleridir.

Bu eylem biçimi çok zordur. Aynı zamanda zahmetlidir. Herhangi başka türde bir eylem biçimi ile bu eylemlerin kıyaslamasını yaptığımızda, çok daha fazla acı çektiren, aynı zamanda da dramatik sonuçlara yol açabilen eylem türleridir. Ruhu, düşünceyi ve bedeni derinden etkileyen eylem biçimleridir.

Ölüm orucu ile açlık grevleri arasındaki fark nedir?

Ölüm orucuna giren eylemci su dışında hiçbir şey almaz. Bir de eğer eylemci sigara içiyorsa sigara içebilir. Ölüm orucu ile kıyaslandığında açlık grevi ise biraz daha esnek bir eylem biçimidir. Açlık grevlerin eylemci günde üç sefer şekerli su alabilir. Tabi bu da koşullara bağlı bir şeydir.

Kürt Özgürlük Hareketi tarihinde açlık grevi ve ölüm orucu ilk olarak 1980‘li yıllarda cezaevlerinde başlamıştır. İlk defa 1980 yılında Diyarbakır cezaevinde, üç günlük bir açlık grevi eylemi kararı alındı. O zaman 5 nolu cezaevi değildi. Cezaevi yönetimini uyarı amaçlı olarak başlatılan bir eylemdi. İdarenin, savcıların dayatmaları vardı, koşullarımız kısıtlanmıştı. Bu dayatmaları bertaraf etmek amacıyla üç günlük bir açlık grevi eylemi yapılmıştı. Aynı yıl içerisinde 5 günlük bir açlık grevi eylemi daha yapıldı. Ardından 1981 yılının Ocak ayında 12 günlük bir açlık grevi daha yapıldı. Bazıları uyarı amaçlı, bazıları ise bir takım talepler öne sürerek gerçekleştirdiğimiz eylemlerdi. 1981 yılının Ocak ayında, Diyarbakır 5 Nolu zindanında 12 Eylül askeri cuntanın teslimiyet ve ihanet dayatmalarına karşı, 44 gün süren bir ölüm orucu eylemi başladı. İlk kez orada ölüm orucu başladı. Ben o ölüm orucunda yoktum. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Muzaffer Ayata, Rıza Altun, Yılmaz Uzun, Süleyman Güneyli, Ali Erek‘in de aralarında bulunduğu 15 kişilik bir eylem grubu ölüm orucuna başladı.

Biz ilk ölüm orucunu İRA militanı Bobby Sands‘tan öğrendik. İrlandalı devrimcilerin İngilizlere karşı başlattıkları bir eylemdi. Zindandayken onların eylemini ve durumlarını koşullarımız uygun olmadığı için takip edemedik.

Daha sonra 14 Temmuz‘da ölüm orucu başladı. 14 Temmuz orucu Kürt Özgürlük Hareketi‘nin tarihinde, Diyarbakır cezaevinde öylesine bir direniş değil, cezaevlerinin koşullarına karşı ortaya çıkan bir direniş değildi. O zaman teslimiyet ve ihanet dayatılıyordu. Teslimiyet ve ihanet karşısında tek bir alternatifimiz vardı. O da ölüm orucuydu. Çünkü başka eylem biçimleriyle bize dayatılan teslimiyet ve ihanet dayatmalarını bertaraf etmek, ona karşı mücadele etmek mümkün değildi. İşin ucunda ölümün olabileceği bir eylem biçimine ihtiyaç vardı. Sonuçta dayatılan herhangi bir kısıtlama değildi. Yönteme ilişkin olarak ya da cezaevi kurallarına uyma ile ilgili değildi. Bunu dayatan da 12 Eylül cuntasıydı. Teslimiyet ve ihanet dayatması altında yatan gerçek, Özgürlük Hareketi‘ni tasfiye etmekti. Yani Diyarbakır 5 Nolu cezaevinde, Özgürlük Hareketi boğulacaktı. Diyarbakır cezaevinde Özgürlük Hareketi boğulduğu andan itibaren, büyük bir darbe alacağımız biliniyordu. Diyarbakır cezaevini birinci dereceden yöneten Kemal Yamak’tı. Kemal Yamak, 7. Kolordu komutanıydı ama biliyoruz ki daha sonraki süreçte özel harbin birinci dereceden sorumlusuydu. Bu kişi hem 7. Kolordu komutanıydı, hem de Diyarbakır Cezaevi de ona bağlıydı. Esat Oktay Yıldıran’ı atayan oydu. Kendine göre bir kadro oluşturmuştu. Şunu diyordu: ”Kürt Özgürlük Hareketi, Diyarbakır Cezaevi’nde bitecek.”

12 Eylül’e karşı direniş

Bu kararın alınma sebebi şuydu, Kürt Özgürlük Hareketi’nin kurucularının tümü Diyarbakır Cezaevi’ndeydi. Mazlum Doğan, Kemal Pir, Hayri Durmuş ve yüzlerce kadro bu cezaevindeydi. Yani belde sorumluları, saha sorumluları, eyalet sorumluları bu cezaevinde tutsaktı. Dolayısıyla şunu planlamıştı: “Diyarbakır Cezaevi’nde Kürt Özgürlük Hareketi’nin öncü kadrolarının teslim alınması durumunda, büyük bir darbe vurmuş olacağız.” Ve bunun için de çok özel bir uygulama hazırlamışlardı. Mesela, tüm ülkede, Mamak Cezaevi’nde, Metris Cezaevi’nde, Adana Cezaevi’nde, Elazığ Cezaevi’nde de bazı uygulamalar vardı. Fakat Diyarbakır Cezaevi’ndeki gibi uygulamalar değildi. Onlar rutin, 12 Eylül cuntası ve cuntacılarının dayatmış olduğu kurallardı. Fakat, Diyarbakır Cezaevi’ndeki uygulamalar ya da bizden uymamızı istedikleri kurallar rutin değildi. Tamamen özeldi ve bu özel durumdan kaynaklanan programın uygulanması da özel kurallar çerçevesinde planlanmıştı. Özel işkence yöntemleri, özel sorgulamalar, bu temelde geliştirilmişti. Buna karşı açlık grevine girerek sonuç almak mümkün değildi. Açlık grevi sonucunda ölüm, çok sık gerçekleşen bir durum değildir. Elbette bu eylemde de ölüm riski vardır. Bu eylemlerde de her an ölebilir insan. Mesela 1988 yılında Mehmet Emin Yavuz isimli arkadaşımız, açlık grevinin 8. Gününde, mide kanaması geçirerek şehit düştü. O açlık grevi eylemi yanlış hatırlamıyorsam 15 gün sürmüştü. Yani o açıdan açlık grevi içersinde ölüm riski vardır ama süreci uzatarak, kamuoyu oluşturarak mümkün olduğunca ölüm ile sonuçlandırmadan, sonuca ulaşmak hedeflenir. Açlık grevinin hedefi budur. Mümkün oldukça şehadete ulaşmadan, karşı tarafı belirlenen bir noktaya çekmek hedeflenir. Ve taleplerinizi karşı tarafa dayatarak sonuç almak, amaçlanır.

Biz bugün öleceğiz ama…

Ölüm orucu aynı zamanda fedai bir eylemdir. Mesela Hayri Durmuş, Kemal Pir, Ali Çiçek, Akif Yılmaz; daha sonraki süreçlerde Orhan Keskin, Cemal Arat arkadaşlarımızın hepsi ölüm orucu eylemcileridir ve bunların tümü fedai eylemcilerdir. Çünkü mevcut olan devlet yapısının, idari yapının sorunların çözümü noktasında masaya oturmayacağı biliniyordu ve dolayısıyla ölümü göze alarak eylemlere başlama kararı alındı. Bedenler ortaya konularak şu denildi: “Bu eylemde belki sonuç almayabiliriz ama bir diğer eylemde sonuç alınır.”

Mesela Kemal Pir şunu diyordu: “Biz bugün öleceğiz, bizden sonra gelenlerde ölecektir. Ama ondan sonra gelenler kazanacaktır.” Çünkü biliyordu ki, Diyarbakır Cezaevi’nde bir grubun kendisini feda etmesi ile 12 Eylül cuntasının yumuşatılmasının ve de Kürt Özgürlük Hareketinin tasfiyesinin önüne geçilmesinin mümkün olmadığı biliniyordu. “Bizden sonra gelenler de ölecek” diyordu. Ama ondan sonra bu devlet mecburi bir yere kadar ölümleri göze alacak ama ondan sonra ölümleri göze alamayacak. Karşı tarafın çok kararlı olduğunu ve fedailerle toplumu uyandırabileceğini düşüneceğinden, o zaman taviz vermek zorunda kalacaktır.

Özetle 14 Temmuz Ölüm Orucu, Özgürlük Hareketinin eylem biçimi açısından, sonuç alma açısından, fedai eylem biçimi açısından, son derece belirleyici rol oynayan bir eylemdir. Tabi sonuçları itibariyle sadece cezaevleriyle sınırlı kalan bir eylem değildi bu. Bu eylemin etkileri, sonuçları daha sonraki süreçlerde dışarıdaki mücadeleyi, toplumu, parti yapısını ve kadro yapısını etkilemiştir. 15 Ağustos silahlı mücadelenin bu eylem üzerinden inşa edildiğini biliyoruz.

Tabi bu da yetmedi sonuçta. Diyarbakır Cezaevinde sadece bir iki grubun fedai eylemleriyle sonuç almak mümkün değildi. Çünkü 12 Eylül darbesi hedef belirlemiş ve demiş ki “Ben Kürt Özgürlük Hareketini bitireceğim.”

1983 Ölüm Orucu eylemleri

Daha sonra ki süreçte, cezaevlerindeki katı kuralların düzeltilmesine yönelik 1983 yılında yeniden bir “Ölüm Orucu” eylemi başlatıldı. Fakat bu eylem, sadece bir grubun başlattığı bir eylem değildi. Bir grup başladı ama 5 Eylül’de, kitlesel bir eyleme dönüştü. Mesela 14 Temmuz ve de 1981 Ölüm Orucu kitlesel eylemlere dönüşmedi. Sadece kadrosal düzeyde kaldı. Koşullardan kaynaklıydı. Mesela 1981 yılında başlayan Ölüm Orucu dönemindeki koşullar şuydu: Tutuklulardan bir çoğu kurallara uymuş, sistem teslim almıştı. İşkenceyle herkes birbirinden koparılmış, koğuşlara dağıtılmış, direnen kesim 35. Koğuş dediğimiz bölümde sıkıştırılmış, orada kalmıştı. Dolayısıyla orada başlatılmıştı. Ölüm orucu sadece 35. Koğuş ile sınırlı kaldı. Dolayısıyla diğer koğuştakilerin, diğer kesimlerin gelmesi imkansız bir şeydi.

Daha sonraki süreçte 1 Eylül Ölüm Orucu geldi. Bir grup arkadaştık. Tam olarak kaç kişi başladığımızı hatırlayamıyorum. Fakat 5 Eylül geldiğinde, bütün koğuşlara dağıldı. Koğuştakiler isyan etmeye başladı. Barikatlar kurmaya başladılar.  Gardiyanların içeri girmesi engellendi. Herkes sloganlarla, 1 Eylül’de başlatılan ölüm orucuna destek verdiklerini bağırdı. Zaten bir çok insanda bulunduğu koğuşlarda Ölüm Orucuna katıldı. Onları da kaldığımız yere getirdiler. Eylemimiz 27 gün sürdü. 27. günün sonunda Ölüm Orucu grubunu temsil eden arkadaşımızla, idarenin Esad Oktay yerine atanmış Abdullah Kahraman isimli bir yüzbaşı bir masada oturarak anlaşma yaptılar. Bu eylem böylelikle sonlandırıldı.

Daha sonra ki süreçlerde tabi bazı eylemler yine oldu. Açlık grevleri, ölüm orucu eylemleri yine oldu. Mesela 1984 yılının Ocak ayında, tekrar bir ölüm orucuna başlandı. Çünkü hep ihanet ve teslimiyet dayatılıyordu. Bu eylemde 5 arkadaş şehit düştü. 2 kişi kendisini feda ederek intihar etti, Necmettin Büyükkaya işkence ile öldürüldü. Orhan Keskin ve Cemal Arat arkadaşlar Ölüm Orucunda şehit düştüler. Bu iki arkadaş ölüm orucunun 53. gününde şehit düştü.

90’lı yıllardan benim cezaevinde kaldığım 2000’li yıllara kadar, bu süreçte çok değişik biçimlerde ölüm orucu ve açlık grevi eylemleri yapıldı. Mesela ben Aydın Cezaevi’nde iken 52 gün sürdürdüğümüz bir açlık grevi vardı.

O günlerden şimdiye geliyoruz. Sonuçta, ölüm oruçları ve açlık grevleri, Kürt Özgürlük Hareketi’nin hedefe ulaşma noktasında, yani Kürt sorununun çözümü noktasında, belki çok temel bir araç değil ama ihtiyaç duyduğunda başvurduğu bir araç haline geldi. Zaman zaman bu tür eylemlere ihtiyaç duyuldu. Dışarıda ise bu türden eylemlere çok sıkça başvurulmadı. Cezaevinde ise bir ihtiyaçtı. Çünkü cezaevinde insanın yapacağı çok şey yoktur. Kişi ancak bedenini ortaya koyuyor. Fiili direniş vardı. Birde açlık grevi ve de ölüm oruçları vardı. Teslimiyet ve ihanet ancak böyle bertaraf edilebiliyor. Yani barikatınız sadece bedeninizdir.

Dışarıda da açlık grevi eylemleri başladı

Dışarıda imkanlar son derece yoğun. Fakat bazen de ihtiyaç duyuluyor. İşte bu ihtiyaç noktasında açlık grevlerine başlıyorsunuz. Daha önceki süreçlerde 33 gün süren bir açlık grevi vardı. O zaman KONGRA-GEL eşbaşkanımız Remzi Kartal, Abdullah Öcalan, Doktor isimli arkadaşımız ile birlikte birçok arkadaşımız bu eyleme katılmışlardı. Eylem 33. günde sonuçlanmıştı.

Daha sonraki süreçte, Önderlik ile ilişkin olarak alınan olumsuz kararlar, ortaya çıkan gerginlikler, yine tecrit koşullarının dayatılması, zehirlenmenin gündeme gelmiş olması, kendisini ifade etmesinin koşullarının kaldırılmasından kaynaklanan bir açlık grevi başlatılmıştı. Strasbourg’da, CPT’nin, AK’nin ve AP’nin bulunduğu bu kentte yapıldı. 1 Mart 2012 yılındaydı bu eylem. Toplam 52 gün sürdü. 15 kişilik bir gruptuk. 52. günde eylemi sonuçlandırdık. O zamanki talebimiz bugünkü eylem talebi ile aynıydı. Yani Başkan Abdullah Öcalan ile görüşülmesi talebimizdi. Sağlık durumunu öğrenmek, güvenli ile ilgili sorunlarının olup olmadığını öğrenmek için yapıldı bu eylem. CPT ile yaptığımız bir çok görüşme sonrasında, Avrupa Konseyi sekreterinin eylemin bırakılmasına ilişkin açıklaması oldu. Ve “biz görüşmeye gideceğiz” denildi. Açlık grevinin hedefine ulaşarak, gerekli amacın yerine getirildiği açıklamasında bulunuldu, dolayısıyla bırakılmasına ilişkin olarak genel bir görüş ortaya çıkınca biz de açlık grevini bitirdik.

Direniş hamleye dönüştü

Leyla Güven’in öncülüğünde gelişen açlık grevi eylemleri bir hamleye dönüşmüştür aslında. Yani bir kişinin başlattığı ve daha sonra birkaç kişinin de katıldığı bir eylem değil bir hamledir. Bir döneme damgasını vurabilecek, bir sürecin sorumluluğunu alıp bu sorunu çözebilecek bir hamledir. Tecrit dediğimiz olayı gerçekten de çözebilecek bir sürecin, temel eylem biçimi ortaya konulmuştur. Bu açıdan eylemin temel şiarı, “Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım, Kürdistan’ı özgürleştirelim” olarak belirlenmiştir. Bu şiar etrafında gerçekleştirilen bu hamlenin net anlamı budur.

Buna bir anlam verilirse ki, şu an başta Leyla Güven olmak üzere eylem içinde bulunan bütün arkadaşlarımız bunun bilincinde olarak bu eylemi başlatmışlardır. Madem ki bu bir hamle ise ve bu hamlenin hedefi gerçekten de büyük ise ve sadece Kürtleri, sadece Kürt Özgürlük Hareketinin sempatizanlarını, üyelerini ilgilendirmiyorsa o zaman herkesin bu hamlenin içerisinde yer alması gerekmektedir. Başta Kürt Özgürlük Hareketi’ne yakın olanlar yani sempatizanları, taraftarları ardından da demokrasiden, özgürlükten, doğru bir yaşamdan yana olan, tecride ve faşizme karşı olan herkesin bu hamlede yer alması gerekiyor.

Yazarın diğer yazıları

    None Found