Herkes kendini katmalı

Selahattin ERDEM

8 Kasım 2018 günü DTK Eşbaşkanı ve HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven tarafından başlatılan süresiz-dönüşümsüz açlık grevi direnişi altı ayını aştı. Bu altı aylık süre içerisinde İmralı’da ağır tecrit ve rehine koşullarında tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile iki kez görüşme oldu. Birinci görüşmeyi 12 Ocak günü kardeşi Mehmet Öcalan yaptı. İkincisi ise 2 Mayıs günü avukatları tarafından gerçekleştirildi. Asrın Hukuk Bürosu avukatları, 27 Temmuz 2011 tarihinden bu yana geçen sekiz yılın sonunda müvekkilleriyle nihayet görüşebildiler. Eğer hukuki mücadele sonucunda gerçekleşmiş olsaydı, herhalde buna “Hukuk Devrimi” demek gerekirdi. Ancak ne var ki bu da hukuk mücadelesi sonucunda değil, altı aylık Büyük Açlık Grevi Direnişi ve Tecridi Kıralım ve Faşizmi Yıkalım Direniş Hamlesi sayesinde oldu.

Nasıl gerçekleşmiş olursa olsun, çok açık ki şimdi herkes İmralı’da yapılan 2 Mayıs tarihli görüşmeyi tartışıyor. Çünkü 2 Mayıs’ta sadece görüşme olmamış, ondan öteye Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve İmralı’da tutulan diğer üç tutsak birlikte yeni bir “Demokratikleşme Deklarasyonu” yayınlamış bulunuyor. İmralı’da görüşme yapan avukatlar tarafından 6 Mayıs günü kamuoyuna açıklanan bu yedi maddelik deklarasyon temelinde Türkiye ve neredeyse dünyadaki tartışmaların çerçevesi ve içeriği bir anda değişikliğe uğramış görünüyor. Her türlü karamsarlığın, umutsuzluğun ve nefretin önü aralanarak, yeniden bir umut ve coşku filizlenir gibi oluyor. Ne diyelim, yaşadığımız dünya işte böyle! Bir çift sözü herkese umut ve coşku veren insanın yirmi bir yıldır İmralı işkence ve tecrit sistemi içerisinde sözünü kesmişler, ama ne söylediklerini kendilerinin bile fazla anlamadığı bir yığın insan ise ortalıkta arzı endam ediyor!

İmralı’dan gelen yeni deklarasyonun içeriği hakkında fazla bilgi vermeye gerek yoktur. Çünkü yazılı ve imzalı metin olduğu gibi avukatlar tarafından okunmuş ve basına gösterilmiştir. Temeli yaklaşık dört yıldır AKP-MHP faşist saldırganlığının yaşadığı çözümsüzlüğe vurgu yaparak, Türkiye’de tek çözümün demokratik siyaset temelindeki onurlu barıştan geçtiğinin belirtilmesidir. Bu temelde Rojava Kürdistan ve Suriye’deki gelişmeler bir engel değil, tersine çözüme hizmet edecek önemli veriler olarak görülmektedir. Bu çerçevede Kürt tarafının demokratik çözüme her zamankinden daha fazla hazır olduğu bir kez daha ortaya konmaktadır. Kürt Halk Önderliği, her zamanki kendine güvenen gerçeğini bir kez daha vurgulayıp, başarı için herkesin kendini katması ve demokratikleşmeyi kendinden başlatması gerektiğini önemle belirtmektedir.

Şimdi 2 Mayıs görüşmesi üzerine yapılan tartışmalara ve ortaya konan bazı görüşlere ilişkin biz de görüş ifade edebiliriz. Kuşkusuz 2 Mayıs İmralı avukat görüşmesi, en dar anlamda 31 Mart seçim sonuçlarıyla ve YSK’nin İstanbul seçimini iptal etmesiyle ilgili ve ilişkilidir. 31 Mart yerel seçiminde AKP-MHP faşist ittifakının tarihsel bir yenilgi yaşamış olduğu tartışmasız bir gerçektir. Yerel seçim sonucuyla Tayyip Erdoğan Yönetimi sadece belediye başkanlıklarını kaybetmemiş, ondan öteye genel siyasal yönetim olma gerçeğini ve fonksiyonunu da yitirmiştir. Aslında Tayyip Erdoğan Yönetimi iktidardan düşmüştür. Mevcut çabalarıyla bu gerçeği tersine çevirmek ve yeniden iktidara tutunmak istemektedir. İstanbul seçimlerinin bu kadar tartışmalı hale getirilmesi, ardından YSK darbesiyle iptal ettirilerek yeniden seçimin gündemleştirilmesi bu iktidara tutunma çabasının çok önemli bir parçası olmaktadır.

Peki Tayyip Erdoğan Yönetimi genelde Türkiye’de ve özel olarak da İstanbul’da siyasi yönetim olma gücünü nasıl kaybetti? Çok açık ki MHP ile ittifak yaparak ve bu temelde şoven Türk milliyetçiliğine sarılıp Kürt düşmanı bir çizgi izleyerek kaybetti. Yani HDP’nin de sıkça ifade ettiği gibi, Kürt oylarını alamadığı için seçimi kaybetti ve iktidardan düştü. Eğer gerçek böyleyse, o halde İstanbul’da seçimi yeniletmeye çalışan Tayyip Erdoğan Yönetiminin ne yapması gerekir? Çok açık ki Kürt oylarını alabilmesi gerekir. Yine çok açık ki, Kürt oylarını alabilmenin kapısı da İmralı’da bulunmaktadır. Bu gerçeği çok iyi bildiği ve anladığı içindir ki, Tayyip Erdoğan Yönetimi gidip İmralı kapısını çalmıştır. Sekiz yıldır İmralı’ya gidemeyen avukatların 2 Mayıs’ta gitmesi, 5 Nisan 2015 tarihinden bu yana görüşme yaptırılmayan İmralı’da yeniden görüşme yapılabilmesi hiç kuşkusuz İstanbul seçiminde Kürt oylarını alabilmek içindir, en azından AKP karşıtı ittifakın almasını engellemek amaçlıdır. Tabi bunun için Tayyip Erdoğan ve AKP’ye bir şey de diyemeyiz. Nitekim “Siyaset yapıyoruz ve iktidar olmak istiyoruz” cevabını verirler. Belli ki ancak aşırı çıkarcı ve diktatör olmakla eleştirebiliriz.

Bunun yanında 2 Mayıs görüşmesi en fazla “Bir özel savaş oyunu” olmakla eleştirilmektedir. Yani altı ayını dolduran Büyük Açlık Grevi Direnişini kırmayı ve Tecridi Kıralım ve Faşizmi Yıkalım Direniş Hamlesini boşa çıkarmayı amaçlayan bir girişim olarak değerlendirilmektedir. 12 Ocak tarihli görüşme de böyle değerlendirilmiş ve açlık grevi direnişine devam edilmiştir. Şimdi de açlık grevi direnişçileri aynı değerlendirmeyi yapmakta ve direnişin devam edeceğini açıklamış bulunmaktadır. Bu temelde hem süresiz-dönüşümsüz açlık grevleri ve hem de ölüm orucu direnişi devam etmektedir. 2 Mayıs tarihli görüşme ile bir deklarasyonun açıklanmış olmasının ağır tecridin kırıldığı anlamına gelmediği belirtilmektedir. Ve bu noktada İmralı tecridinin tümden kırılması talebi net bir biçimde ortaya konmaktadır.

Kuşkusuz söz konusu bu değerlendirme ve tutum da doğrudur. Derler ya, Osmanlı’da oyun çok diye! Osmanlı’ya öykünen Tayyip Erdoğan Yönetiminde de benzer bir biçimde oyun çoktur. Şimdiye kadar neredeyse ilişkilendiği herkese karşı oyun oynamaya çalışmıştır. Nitekim 11 Eylül 2016 tarihinde de İmralı’da bir kez görüşme yaptırıp açlık grevini sona erdirtmiş, ardından ise tecridi devam ettirmiştir. Yani herkesin gözü önünde yalan söyleyip hile yapmış, yeni oyunlar sahneye koymuştur. Kürtler tecrübe edindikleri için, artık bu tür oyunlara gelmek istememekte ve sonucu sağlama bağlamak, yani garantiye almak istemektedirler. Açlık grevi direnişçilerinin de tutumu ve talebi budur ve bu talep haklı, bu tutum doğrudur.

Ancak Tayyip Erdoğan Yönetimi ne kadar oyun oynamaya çalışsa da, 2 Mayıs görüşmesi bu tür oyunları bozacak bir içeriğe ve etkiye sahiptir. Nitekim Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan bir kez daha demokratik çözüm deklarasyonu yayınlamış ve Türkiye’nin kangrenleşmiş sorunlarının çözümüne talip olmuştur. Türkiye’ye barışı ve demokratikleşmeyi getirecek tek siyasal güç olduğunu bir kez daha herkese göstermiştir. Tutumu net, yöntemleri güçlü, söyledikleri anlaşılır ve tarzı herkesi katıcıdır. Nitekim geçmişteki demokratikleşme çabalarına herkesi katmak istemiş, ancak gereken katılımcılık gösterilmediği için söz konusu ağır çatışma sürecinin yaşandığını belirterek herkesi eleştirmiştir.

Şimdi de aynı tutumu sürdürmekte ve katılım göstermeyenleri eleştirmektedir. Mevcut çatışmalı ve çözümsüzlük içeren politikalara herkesin karşı çıkmasını, faşizme ve tecride karşı mücadeleye herkesin katılmasını istemektedir. Antifaşist direnişin de, demokratik çözümün de tüm toplumsal kesimlerin katılımıyla başarıya ulaşacağını belirtmektedir. O halde Kürt analarının seferberlik çağrısı ardından, Kürt Halk Önderi’nin yaptığı herkesin katılması çağrısına da kulak vermek ve bunların gereğini Tecridi Kıralım ve Faşizmi Yıkalım Hamlesini güçlendirip, faşist Tayyip Erdoğan Yönetimini tarihin çöp sepetine atarak yerine getirmek gerekir.

Yazarın diğer yazıları