Herşey soykırım için, S-400’ler de

Cihan EREN

AKP-MHP faşistlerine göre S-400’lerin alınması ile Türkiye ABD ve AB boyunduruğundan kurtulmuş, ilk defa bağımsız ve güçlenmiştir.

CHP’lilerde ise her zaman olduğu gibi ortak ve net bir tutum yok. Çünkü iki ya da üç farklı görüş ileri sürüyorlar. Ağırlıkta AKP-MHP gibi düşünüyor olsalar da ‘tamam da keşke ABD ya da AB devletlerinden alsaydık’ diyenleri de var. Hiç kimse en büyük savunma silahı demokratikleşmedir diyemiyor. Ya da akıllarına gelmiyor.

Hakim ana fikirler etrafında öyle şeyler yazılıp çiziliyor ki Türklerin sıkça kullandığı tabir ile ‘at izi it izine karışıyor’. Bu alış-verişe doğru diyenlerin de kafaları tam net değil. Çünkü kendilerine ‘böyle konuşun’ denilmiştir. Kimse yarın ne olabileceğini tam kestiremiyor.

Tüm bu tartışmaları bir tarafa bırakıp işin aslına bakmak gerekiyor. Doğru tartışma bu silahların neden alındığı, devletin neden böyle bir tercihte bulunduğudur. Böyle bir adımın siyasi ve diplomatik getirisi-götürüsünün ne olduğudur. Dolayısıyla her zaman olduğu gibi çok konuşarak gerçekler manipüle ediliyor. Çocuk kandırır gibi ‘ABD’den patriot istedik vermedi biz de Ruslardan S-400 aldık’. NATO üyesi bir devletin gerekçesinin bu olduğuna ancak aptallar inanır. Sanki ‘Ayşe teyzeye tuz lazımdı, Hatce anaya tuz istemeye gitti, Hatce ana vermeyince o da Emine kadından aldı’, meselesi bu.

Peki gerçek ne?

Türk devleti en geç II. Mahmut sultanlığından bu yana, yani yaklaşık 210 yıldır, ‘bilimsel, sanatsal, hukuki ve demokratik’ değerleri temsil ettiğine inandığı için rotasını Avrupa’ya, batı modernitesine göre çizmiş tek İslam devlettir. Bu paradigmayı anlatan ve Mustafa Kemal’e mal edilmiş onlarca veciz söz ülkenin sağına soluna yazılmıştır. Bu yolda inişli çıkışlı, kör topal bir mesafe de alınmıştır.

2000’lerle birlikte Türkiye bir yol ayrımına gelip dayanmıştır. Ya tam demokratikleşme, ya da faşist diktatörlük. Demokratikleşme en başta Kürt halkının inkar ve imhasından vazgeçmeyi gerektiriyordu. 2000’lerin başında devlet içinde bu eğilimde bir ekibin olduğu tahmin ediliyordu. Bunlar bir arayış içindeyken ABD liderliğinde Kürt halk önderliğinin uluslar arası bir komplo ile Türk devletine teslim edilmesi, TC içinde ‘Kürtleri soykırıma uğratabilir, bitirebiliriz’ düşüncesini yeniden uyandırdı. O güne kadar Kürt soykırımını tamamlayamamış laik-milliyetçi-Kemalistler, ABD’nin de istemi ile bir anlaşma dahilinde devlet yönetimini Erdoğan ve AKP’ye bıraktı.

AKP’nin nasıl bir proje olduğu Merdan Yanardağ’ın ‘Bir ABD Projesi Olarak AKP’ adlı kitabında da var. ABD projesi Erdoğan ve AKP’si önce Gülen Cemaati ile birlikte Türkiye’deki demokrasi taleplerini, zeminini ‘açılımlar’ adıyla yok etti. 2010 Anayasa referandumundaki gibi Cemaatle birlikte bir sürü anti demokratik yasa çıkardı. Bulduğu ilk fırsatta cemaatle birlikte Türk ordusuna yöneldi. Bu yönelimle Kürtlerle barışmanın Türklerin çıkarına olduğunu düşünenleri de tasfiye etti.

Erdoğan ve AKP’nin iktidarda kalması, Kemalist milliyetçilerin, Kürt soykırımını tamamlaması şartına, ABD İsrail’den destek ve onayı ise Gülen cemaatini devlet, kendisini de bu devletin siyasi yüzü yapıp ılımlı İslam’ın model devletini kurmaya bağlanmıştı. Daiş vahşeti Müslümanlarda dine karşı şüphe, sorgulama, eleştiri başlatacak, böyle bir ortamda Erdoğan lider, AKP örnek parti, TC ılımlı İslam modelli devlet diye sunulacaktı. Erdoğan’ın Daiş severliğinin bir nedeni de bu projenin yürütülmesi içindir. Bu proje ufak tefek krizlere rağmen 2012 senesine kadar yürütüldü.

Mursi’nin devrilmesinde görüldüğü gibi egemen sistem, 2012’de İslam’ı kullanma stratejisinde bir değişikliğe gitti. Böylece Erdoğan ve partisinin kullanım süresi de bitmiş oldu. Bu Gülencilerle ortaklığının yeniden dizayn edilmesini beraberinde getirdi; Cemaat Erdoğan’ı daha ucuz kullanmayı seçti. Bunu fark eden Ergenekoncular, Erdoğan’ın iktidar hastası, çıkarcı ve yalancı kişiliğini kullanarak saflarına kattı. Asılmaktan korkan Erdoğan, Ergenekoncuların ‘Kürtleri bitir’ görevine dört ele sarıldı. Çözüm süreci adıyla Kürtleri gönüllü bıçak altına yatıracağını sandı. Ergenekon safına geçtiğini gören Gülenciler de ona darbe yapmaya kalkıştı.

15 Temmuz darbesinden bu yana Ergenekoncularla ABD arasında AKP’yi ele geçirme Erdoğan’ı kullanma savaşı yaşanıyor. Ergenekoncular Bahçeli ile bir hamle yapıp Erdoğan’ı daha sağlam bağladı. Kürt soykırımını tamamlayamazsa asılacağını bildiğinden 2015’den bu yana Kürt katlederek ömrünü uzatmaya çalışıyor. Ergenekoncular kendisine güvenmedikleri içindir ki MHP ile yakalamış, Kılıçdaroğlu CHP’si ile de kamçıla taktiği ile yürütüyor. O da görevini iyi yapıyor. Süreçler, Erdoğan’ı Kürt soykırımcısı bir katil yapmıştır.

TC, Kürt soykırımını tamamlamak için dünyadan destek ve onay istiyor. Tıpkı I. ve II. Dünya savaşı dönemindeki gibi batılı devletlerin desteği ve onayını almak için ekonomik, diplomatik ve savunma hamleleri yapıyor. Kürt soykırımının, ABD ve AB desteği ve izni olmadan yapılamayacağını her kes adı gibi bilmelidir. Dünya ve Ortadoğu’daki değişiklikler böyle bir soykırım için pek elverişli olmadığı için hiç bir güç buna açıktan yaklaşmak istememektedir. İkincisi Erdoğan ve AKP’si, dışarıdan onay verenlerle bu kadar uzak düşmüşken bu zaten pek kolay da olmayacaktır. Fakat Kürt soykırımını tamamlayamazsa içerde onay verenler onu bitirecektir. Bu anlaşılması zor bir ikilemdir.

Demokratikleşmediği için Erdoğan’ın yönettiği devletin, Kürt soykırımını tamamlamaktan başka yolu yok gibidir. Çok zorlandığı için de kendince arayışlara girmiştir. Bu arayış içinde seçtiği bir yol da S-400 almaktır. Bununla ABD’ye ‘Kürtleri soykırıma uğratarak tümden bitirmem için destek ve izin verin’ demektedir. S-400’ün Türkiye’ye getirilmesi, Kürt soykırımının tamamlanması için destek ve açıktan izin vermeyen güçlerle müzakere içindir. S-400’ler meselenin böyle değerlendirilmemesi Kürtleri bekleyen tehlikeyi gizlemek içindir.

Yazarın diğer yazıları