‘Hiç bir dolandırıcı…’

“Hiç bir dolandırıcı, yalan kartını sonuna kadar devam ettirme yeteneğine sahip değildir“ diye bir söz var. Bu sözün, mutlak doğruluğu tartışmasızdır. Siyasal, sosyal ve ekonomik alandaki her süfliliğin bir menzili, kaçınılmaz tıkanma noktası, dolandırıcı ile kalpazanın mutlak yakalanma anı, sahtekarlığın sonunda “fahş“  olma zamanı vardır.

Fahş olma “kader“ gibi kaçınılmaz bir döngüdür. Sahtekarlıkta sonsuzluk yoktur, çünkü.

Oysa, bunlar sonsuzluk kavramına öylesine derinden dalmış, öylesine inanmışlardır ki, 17 Aralık 2013 sabahı, yaşadıkları şok ile “felekleri şaşar“ hale geldiler.

“Reizlerin reizi“, yaşadığı şok etkisiyle, iki ayağı üstünde durmayı başarmış, ama sesini kaybetmişti. Bülbüller gibi şakıyıp Bilal-i Habeşe özenti ile ortamını buldukça “bakın hele ve görün“ desinlerde, eli kulağa dayayıp ezan haykıran adam, aniden tüyü yolunmuş, iktidarını kaybetmiş horoza dönmüş,“ü ürü ü“ye de benzemeyen bir garip ses çıkarmaya başlamıştı.

Kaybet korkusu işte…

Halbuki o sabaha dek, bütün çete, hep birlikte nasıl da şendiler! Eyyam ılık, esinti nasıl da ılıman, ortalık rengarenk goncalanmış güller bahçesi, kendileri de, yürüyen birer erdem anıtıydı. İnsani ve insanca mükemmeliyet deseniz, bütün unsur, dal ve budaklarıyla onlardaydı. Dürüstlük, mertlik ve hele hele adalet kavramı etekleri, paçalarından aşağıya akıyordu.

Dindarlığı soracak olursanız, ruh ikiziydi onların. “Başların başı, çetenin reizi“ o kadar dindardı ki, peşinde kemeramanlar ordusu, etekleriyle havayı yelleyerek camiden camiye koşup namaza duruyor, manzara anınında “aziz ve de yüce milleti“ne seyrettiriliyordu.

Seyirle kendinden geçen, “bütün çağların son azizleri“ bir koşu gidip Saray hayatının tahkimatı için ona oyunu veriyor, o da kendini zapt ile rapt altına alamayınca, dizleri üstünde çöküp “Kur’an okuma taklidi“ yapıyor, bu da oy veren Türk halkına, mükafat tertibinden seyrettiriliyordu.

Derken, 17 Aralık 2013 sabahı uyandık ki, daha 30 yaşında bile olmayan İranlı bir işsiz, mesleksiz çocuğa (Reza Sarrab) kurdurulan mafya çetesinin gölgesinde kopan kasırganın şiddetinden, ortalığın domuz ahırı karmaşasına dönüştüğünü gördük.

Çünküleyin, Celal Kara adındaki savcının ortalığa yaydığı fotoğraf, ses kaydı ve yazılı belgelelerde dindarlık ve dürüstlük oyunu ters yüzdü. Gerçi, hemen ardından Savcı Kara, iktidar nimeti sofralarından kovulmuş Fethullah Gülen’in adamı olarak gösterilecekti, ama ne olursa olsun, uçaklarla yapılan altın kaçakçılığı ve devlet ihalelerinde döndürülen sahtekarlıklara ilişkin fotoğraflar, ses kaydı ve yazılı belgelerle, dağılan rüşvet kolileri gerçekti.

Rüşveti dağıtan, Reza Sarrab henüz 30 yaşına gelmemiş İranlı bir işsiz, mesleksiz çocuktu. Ama, “dindar Reiz“ sarayının çevresinde “hayırsever işadamı“ydı. Hayır işlerinden Emine Erdoğan ve oğlu Bilal de paylarını almışlardı.

Kısacası, Reza adına döndürülen kaçakçılık anaforunda “bir altın çağı“ yaratılmış, ama mafya şefinin yakalanmasıyla, bahar ılımanlığına kar yağmış, “erdemli adamlar“ çamura yuvarlanmış, acınası hallerde yerden bize bakıyorlardı.

Vaziyetler keldi. Dört bakan dokunulmazlıkları sayesinde tutuklanmaktan kurtulmuş ama üçünün oğlu rüşvet toplamaktan hapse düşmüştü. İktidar yamacındaki bazı işadamları, kimi bankacı ve bazı bürokratlar da…

Reiz babasının 17 Aralık sabahı telefonla arayıp “evdeki paraları başka yere naklet, sakla polis baskını var“ diye haberdar ettiği Bilal ise arananlar listesindeydi. Savcı, “teslim ol“ çağrıları yapıyordu. Babası ise onu yanına alıp Tarabaya sırtlarında fotoğraf çektirerek, “gücün yetiyorsa gel yakala“ diyordu..

Karşılıklı naralanmayı, Baba kazandı. Çünkü Başbakandı. Karşı bir hamle ile savcı da emrindeki polislerle görevden aldı. Sonra, tutuklattı. Bilal özgürdü, artık.

Kaçakçılık ve rüşvetin delilendiren fotoğraflar “yok“, ses kayıtları montaj ilan edildi. Soruşturmalar kapatıldı.

Ve bütün bu yaşananlar zinciri, yeni bir başlangıç oldu. Soruşturmaların kapatılması, savcı ile polislerin tutuklanması bir darbeydi. Ama aynı zamanda, çocukların saklambaç oyunundaki tekerleme ile “çanak çömlek patlamış“, dindarlık bu yana, dürüstlük ile demokrasi oyunu öte yana savrulmuş, “Türk-İslam diktatörlüğü“ dikilmiş, darbe doğuran darbe dönemi başlatılmıştı.

Fethullah Gülen teşkilatının boşluğu da ırkçı, yayılmacı militer çetelerle doldurulmuş, hak, hukuk, adalet ve kavramları ise “bölücülük“, dolayısıyla suç olmuştu.

Faşizmin kurumsallaşmasıydı, bu. Kürtler doğuştan düşman ve esirdi. Kişiliklerini korumaya çalışan Türk aydın ve entelektüelleri de düşman ilan edildiler.

Ayrıca, her Faşist rejimin bir değişmezi vardı: Düşman…

Türk ırkçılığı için, aranan düşman elde hazırdı: Kürtler. Mevcuda, yer yüzündeki bütün Kürtleri ekleyerek, topluca terörist ilan ettiler. Düşmanı yok etmek için, uluslararası İslamcı terör çeteleriyle, bölge boyutunda ittifaklar kuruldu. Ortaklaşa cinayetler işliyor, kırım, talan, hırsızlık, soygun yapıyorlar, şimdi…

Yeni Rus Çar’ı Putin de, bunları koruma ve kollama ile para kazanıyor.

Bu, uzunca girişten sonra, konuya devam edeceğiz…

Yazarın diğer yazıları