Hiçbir şey, selam da kalmadı

Ayırımsız, bütün Türk siyasetçiler, sadece ve yalnızca oy zamanı Kürtlerin birer insan olduklarını hatırlatarak, kapılarında dilenci dalkavukluğuyla eğilip bükülüyorlar. Yalanların havada uçuştuğu, ama barbarlığın yerinde saydığı (baki kaldığı) bir döngüdür, bu.

Nasıl olsa yalanın bir maliyeti, bedeli yoktu. Her dönemde, herkes insan görünmek için, cibiliyeti oranında yalan söylüyordu. Her biri ayrı ayrı görülmemiş kalkınma vaadinde bulunuyor, seçimden sonra unutulmak üzere, özel devlet kalkınma planları bile açıklıyordu.

DP, baskı için “yeter” diyerek oy aldı.

Demirel, Müslümana Müslümanlık satarak pazara giriyordu. Ecevit, Amed Surlar’nın dibinde, Kürtlerin büyülü hayalleri özgürlüğün tellerine dokunup “ne ezen, ne ezilen, gerçek demokrasi” diye haykırarak, Kürtleri “aradığımız kurtarıcıyı bulduk” sevinciyle ağlatıyordu.

Erbakan bütün dinciler gibi şarlatandı. Bingöl meydanında, bakırdan dev bir kale kapısı anahtarını, havada sallayarak “bize oy verenler, inşallah bu anahtarla cennet kapılarını açıp asmalı bahçelere girecek” diye bağırıyor, bu arada beraberinde getirilmiş “abdestsizler” , hislenmekten cezbeye gelmiş gibi, ileri geri sallanıp Allah’ı anarak, gözyaşı döküyorlardı.

Demirel, yediği darbenin ikinci baharında, yeniden üstünü başını silkeleyip ayağa kalkarken, Batman ve Van’da “birinci sınıf vatandaş“ dediği Kürtlere sesleniyor “biz ikinci bir Dersim vak’asına izin vermeyeceğiz“ diye naralanıyordu.

Ama gücün başı olunca Kürdistan yangına tutuşuyor, faili meçhul cinayetler ise “devletin rutin dışı işi” olmuş oluyordu.

Recep Erdoğan’a gelince. Onun gölgesinde, Hitler’in hayaleti kanat çırpıyor, Türk tipi gestapo IŞİD rengi alıyordu. Öyle bir haydutlaşma yani…

Ama her seferinde oy dilenmek için, Kürtlerin kapısında avuç açtığında, “kardeşlerim“ diye söze başlayarak, kardeşlik kavramını da kirletiyordu. Kirletiyordu çünkü, diktatörlüğü gölgesinde, Uğur Kaymaz ve ürkek ceylan bakışlı Ceylan’ın kişiliğinde çocuklar, Cizreli Miray’la anılan bebeklerin mezarı kazılıyordu, o sırada.

 “Kardeşlerim, kadın da olsa, çocuk da olsa kimsenin göz yaşına bakmayacağız” dedikten bir gün sonra, Batman ve Amed sokaklarında çoğu çocuk, 12 ölü can toplanıyordu.

İslamo-Faşizm, daha sonra militarizmin Kemalisto Faşisto ayağıyla bütünleşiyor ve 6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında, “katliamlar bitsin“ isteğiyle sokağa çıkan Kürtlere karşı genel taarruza geçiliyor, iki günde 53 insan katlediliyor, katledilenler terörist ilan ediliyordu.

Ardından 10 Kürt şehri tanklar, toplar, uçakların saldırısıyla insan başına yıkılıyor, bir milyon kişiyi kendi yurdunda mültecileşiyordu. Sonra, IŞİD naralı katliam ve talan taburlarının hücumu başlıyordu. Yakalanan gençler, topluca yakılıyordu.

Öldüremediklerinden, her kademeden 10 bin Kürt, suçu sonradan uydurulmak üzere “demokrasi geldi” zehabıyla seçtikleri, zindanlara tıkılıyordu.

Oysa, parlamento veya Belediye yönetiminden zindana sürüklenenlerden hiç birinin, Malta veya Man adası bankalarında istiflenmiş hazinesi yoktu. Hiç biri, evinin bir odasını kasa olarak kullanan talancı, rüşvetçi, hırsız ve kasa soyguncular familyasından da değildi.

Onlar, Türk rejiminin sınırlar içinde ve kanunlarına bağlılıkla siyaset yapan kişilerdi.

 Suçsa eğer, yüz yıldır ayak altında esir, yerine göre köle ya da parya muamelesi gören Kürtleri yerde tekmeleyen barbarlar safında değillerdi.

Her neyse Kürtler, Kemalist diktatörlüğün kanlı köprüsü, onun B takımı DP aldatmacası, hepsinin karması Demirel, Ecevit, Özal deneyiminden sonra, Müslümana Müslümanlık satan Erbakan’ın şagirti Erdoğan dönemi, Türklerle son demeneydi. Ama o en vahşisi çıktı. İlk defa yer yüzündeki bütün Kürtlerin kanına susamış bir canavarlaşma belirdi, karşımıza.

Buna rağmen Recep Erdoğan, “halk eserlerimizi görüyor. Yapılacak seçimde Diyarbakır ve Hakkari belediyelerini alacağız” diyebiliyordu.

İki şehirde de, halkın onuru olan iradesinin hırsızı, kayyumlar aday. Diyarbakır’da sırıtan eser ise kadim şehrin harabe halidir. Katledilmişlerin kan izleri.

Erdoğan‘ın, unuttuğu bir şey var: Türk, Kürt ilişkileri 10 şehrin yıkımından sonra yeni bir sürece girdi. Artık, zaman Sur ve Cizre’den sonra diye ifade ediliyor.

Sur, Cizre, Rojava, Güney Kürdistan ve Şengal’den sonra, Kürtlere Türklerin hiç bir müştereği kalmadı. Yollar ayrıldı. Çayhane ve camiler de…

Kürt’ün hiç bir şeyi, bunlara verilecek selamı da kalmadı.

Yazarın diğer yazıları