Hiçbiri ölmek istemedi

Dün iki kadın öldürüldü Türkiye’de. Gazeteciler tutuklandı yine, kayyum adı verilen darbeler yapıldı ve demokrasiye sahip çıkan herkes polis şiddetinden nasibini aldı. Şiddetin somutlaşmış hallerini görmeye alışmışız gibi her zaman daha fazlası ile sınanıyoruz. Bir deneyin içinde olsak ancak bunlar olurdu. Birçok farklı yerde, farklı biçimlerde, birbirinden farklı özneleri mağdur etse de aynı kaynaktan çıkan bir şiddet dalgası bu. Büyüyor, büyüyor…

Kadınların ölümleri o kadar korkunç biçimlerde yaşanıyor ki iktidar, bile bir şey demek zorunda kalmış belli ki. Halbuki büyük suç ortaklığı var ortada. Diyanet İşleri Başkanlığından gelen kadınların “emanet” olduğunu söyleyen açıklama mesela. Kadınların “bize” yani erkeklere ileri gidersek, potansiyel faillere emanet edildiğini söylüyor, kuzuyu kurta emanet etmek bugün. Emanet edilen biri korunmaya ihtiyaç duyulan, kendi başına hareket edemeyen, kendini savunamayan ve tabiiyeti kabul eden kişidir, ama biz değiliz. Biz kendimizi savunmaya çalıştığımız, itiraz ettiğimiz için bugün sözlerimiz ve avukatlarımızla karşınızdayız. Diyanetin istediği dünyada kadınların rolü bu değil, bir özne olmamız, karar vermemiz, kendimizi savunmamız, saygı beklememiz ve saygı duyulmayan yerde kalmamamız değil.

Bugün, büyük cümleler kurmamalı. Zira hayatımızdan var olma mücadelemizden bahsediyoruz. Biliyoruz ki ölüme biçilen namus, edep, vb bahaneler aynı şiddeti yeniden kuruyor. Ölümler karşısında sorumluluk almayıp akıl öğretenlerden ise çok bunaldım. Bu bir doğal afet değil, tüm erkeklerin ve erkeklik ideolojisine göre hayatını biçilmemiş kadınların suç ortaklığı. Dönüp kendinize bakın, kendi ilişkilerinizi eleştirin önce. Örneğin annenizle, kardeşinizle, yoldaşlarınızla, meslektaşlarınızla, sevgilinizle veya yolda karşılaştığınız tanımadığınız bir kadınla kurduğunuz ilişkiyi. Hayatınızda eşit muamele yapmadığınız, saygı duymadığınız, küfürlerinize her an hedef ettiğiniz, taklit edip eğlendiğiniz, hizmetinden faydalanıp asla teşekkür etmediğiniz kadınlarla ilişkileriniz bu ölümlerden bağımsız değil.

Eril iktidarın şiddet doğuran sonuçlarından rahatsız olan erkekler de var elbet. Birşeyler yapmak istiyorlar, samimiyetle. Ne güzel. Ancak gündelik hayata dair şiddetten arınmak o kadar kolay değil. Sorumluluğu almak için bizle yürümeniz gerekmiyor, hatta akıl öğretmeniz yıllardır içinde çok acı çekerek öğrendiğimiz kadın hareketini görmezden gelmek ve saygı duymamak demek. Oysa kadın mücadelesinin en son ihtiyacı olan şey bu saygısız akıl! Teorik olarak şiddeti sizden öğrenmeye ihtiyacımız yok!

Erkek arkadaşlar, yoldaşlar, önce kendinizi gözden geçirin, saygı duymayı ve karşıdakini insanlaştırmayı öğrenin.

Her şiddette “emanet” edilmiş olduğumuz hatırlatılıyor. Zayıf olduğumuz, kırılgan olduğumuz falan filan. Bu görüşlerinizin zerre kadar değeri yok. Biz sokaktaki her adımda varlık mücadelesinden geliyoruz. Evdeki her görmezden gelinen emekte de… bakımını sevgiyle üstlendiklerimiz ve başka karşılık beklenmediklerimizden geliyor ölüm. Biz onları yaşatmaya çalışırken, evlerimiz mahallelerimiz birer cinayet mahalli. Yeter!!!

Aile gibi eşitsizliğin, şiddetle beraber kurumsallaştığı kurumlar bizi öldürüyor. Başka bir yakınlık, sevgi, beraberlik mümkün.

Kızkardeşlerim, size saygı duymayan, şiddet uygulayıp bunu sevgi ile gerekçelendirenlerden uzak durun, lütfen… Önce siz kendinize saygı duyun, varlığınıza… Önce kendinizi geliştirip değerli olduğunuzu aklınızdan hiç çıkarmayın. Bu öldüren sistem bizi, kendimizin değersiz olduğuna inandırıyor önce. Sonra güçsüz ve sonra yalnız… biz birbirimizi güçlendirerek var olacağız.

Artık ölmek istemiyorsak, başlangıç noktamız şuan durduğunuz yer. Şiddetten utanması gereken biz değiliz, uygulayanlardır. Artık yeter!

Yazarın diğer yazıları