Huzursuz hafıza

Aşırı travmatik deneyimlerle ilgili olarak insanın yaygın eğilimi, olup bitenlerin yerine başka türlü bir hikaye yerleştirmektir. En nihayetinde insanın onur duygusuna veya izzet-i nefsine bağlıymış gibi görünüyor bu olgu. Bir irade kırılmasını, bir tür teslim olmuşluk duygusunu, bir zayıflığı kabullenemeyen insanların kendileri hakkında epik hikayeler kurgulamaları ve bu hikayeleri gerçekliğin yerine koymaları az rastlanan bir olgu değil. Bu da bu duruma sürüklenmiş bir insanın en nihayetinde kendi hikayesinden memnun olmadığı anlamına gelir. Bir hikayenin yerine başka bir hikaye koymak değil buradaki esas mesele. Bu meselenin esası, her hikayenin başkalarına anlatılmak üzere tasarlanması zorunluluğunda yatıyor. Yani kişinin ‘uydurduğu’ hikaye, kişinin ‘benlik sunumu’ performansıyla bağlantılı bir boyut içeriyor. Özellikle ‘erkeklik’ hikâyeleri söz konusu olduğunda belirgindir bu. Fakat olabilecek en çirkin haline işaret etmek, çoğu zaman kendimizin asla böyle bir eğiliminin olmadığı biçiminde bir yargıyı da kendiliğinden üretebilir ki bu da yeniden aslında ‘benlik’ sunumlarımıza bağlantılı olarak gelişen bir başka edimdir.

Psikanalitik düşüncenin bu türlü durumların aşırılaşmış hallerine getirdiği çözüm travmatik olayın kendisiyle bazen aşırı sancılı da olsa bir yüzleşmeyi sağlamak biçiminde. Fakat zorluk, kişinin kendini ne olarak görüyorsa artık onu ‘uydurmuş’ olduğu hikayesine dayandırıyor olmasıdır. Dönüşümü bu kadar sancılı kılan da budur çoğunlukla. O güne kadar yalan söylemiş olmak duygusu, o güne kadar yaşanmış ömrün kendisinin de çöpe atılmasını ima ediyormuş gibi görünür. Ömrünü boşa harcamışlık duygusu kolay başa çıkılabilir bir duygu değil. Bireysel fantazmalar düzeyinde bile bu kadar zorluklar içeren meselelerin kolektif fantazmalar düzeyinde üretebileceği engellerin, setlerin ne kadar olabileceği artık basitçe bir miktar meselesi olmaktan da çıkıyor böylelikle. Devasa büyüklükteki (devletler büyüklüğünde, toplumlar büyüklüğünde) fantezi üretim makineleri söz konusu. Yani yüzleşmenin zorluğuna bir de olan bitenlerin yerine yerleştirilmiş kolektif ideolojik örüntüler, söylemler, imgelemi ‘ideal bir kimlik’ doğrultusunda seferber etmek amacıyla kurulmuş devasa makineler…

Foucault’nun da belirtmiş olduğu üzere, bu türlü yönetimsellik aygıtları bir bilgiyi öznelere enjekte etmez; aksine bir bilme öznesini inşa ederler. Dolayısıyla kolektif bir hikayenin özneleridir açığa çıkan ve bu kolektif hikayenin adına da ‘tarih’ denir. Tarih denilen şey, çoğunlukla devasa bir inkar söylemi olarak çalışır. Fakat ne kadar inkar edilirse edilsin bazı şeyler, mekanizmanın çalışma prensipleri yine de bireysel düzeyde olduğu gibidir. Bireysel düzeyde kişi kendi uydurmasını sürekli anlatmak ve salınımlı hikayesini, dolayısıyla da kendisinin salınımlı halini ancak başkalarının onayıyla istikrarlı bir şeye dönüştürmek zorunda kalır. Ama asla tam olarak emin olamadığı için başkalarını sürekli yeniden tanıklığa çağırır, zorlar. İçten içe bilmekte olduğu bir şeyin, yani varoluşsal düzeyde söylenmiş bir yalanın gölgesi düşmektedir daima varoluşunun üzerine. Dolayısıyla kendi hikayesiyle ilgili daimi huzursuzluğunu yaratan şey de tam da bu hikayenin istikrarını bozacak öğelerdir ki bunları kendisi bastırmıştır. Dolayısıyla kendi gerçekliği olarak kurguladığı şey, gerçeğin hayaleti tarafından daima musallat olunan bir şeydir. Uydurma hikayesini ‘gerçekmiş’ gibi sürdürebilmesinin tek yolu bu gerçekliğe musallat olan hayaletleri def etmesinden geçmektedir. Bir kimliğe, bir öznenin varsayımsal tutarlılığına musallat olan, onun istikrarını bozan hayaletler…

Kişinin kendi uydurduğu hikayeyi berkitme gayretinin gücü bastırmasının gerekli olduğunu zannettiği şeyin de gücünü ortaya koyar. Gayret ne kadar fazlaysa, varoluşsal yalana ilişkin örtük bilinç ya da sezgi de o kadar güçlü demektir. Hafıza huzursuzdur. Her şey yolunda giderken bir aksaklık ortaya çıkmış değildir; yolunda gittiği varsayılan ya da gitmesi arzulanan her şey, zaten onun simgesel dünyasına bir aksaklık olarak kaydolmuş durumdadır. Tarih ya da kolektif bellek söz konusu olduğunda da durum tam olarak budur; temel fark, bu huzursuzluğu yatıştırmak üzere seferber edilen aygıtların niteliğinde ve niceliğinde beliriyor olsa da.

Türkiye’nin tam da kuruluşuna damgasını vurmuş olan inkara ve varoluşsal yalana musallat olan hayaletlere kayda değer bir cisim kazandıran şey Kürt Hareketi oldu. Acımasız bir psikanalist gibi, milli Türk kimliğinin tarihin dehlizlerine itmeye çalıştığı, bastırmaya çalıştığı bütün öğeleri yeniden ve yeniden bilince çıkardı. Büyük bir inanmama becerisi ile… Türk Devletinin İslamcı-faşist bir iktidar biçimine yönelmesine neden olan da buradaki kimlik krizinin artık klasik ulusçu mitlerle üzerinin örtülememesiydi. Huzursuz bir kolektif hafızanın yatışma yönündeki bütün seferberliklerini iptal ederek bir kimlik biçimini sürekli yeniden krize soktu. Barış sürecinin iptal olmasının, savaşın daha ağır bir biçimde yeniden başlamasının temelinde de aslında bu kriz yatıyor. Türklüğün krizi…

Yazarın diğer yazıları