Hz. Zülküf’ün açlık grevi ve selin yaklaşan uğultusu

Bu yazımın büyük bölümünü, Özgür Gündem’in yazarı Fethi Suvari’nin dün yayınlanan yazısından uzun bir alıntıya ayıracağım. O AKP Hükümetinin Kürdistan’da kurduğu “tiranik” rejimi tasvir ettikten sonra şöyle yazdı:
“Böyle karanlık zamanlara Peygamberler ve Bilgeler müdahale etti. Veya onların soyundan gelenler. Zülküf Peygamber’in müdahale yöntemi çok farklı idi. Ondan önce bazı peygamberler “tufan” getirmişti. Bazıları her tarafı (Sodom ve Gomora) yakıp yıkmıştı. Ama sonuçta yolunu kaybeden toplumlar helak edilmişti. Ortadan kaldırılmıştı. Ama Zülküf Peygamber bir yenilik getirdi.
O Erganili idi. Bereketli Ergani Ovası ve onbin yıllık (Hillar, Çayönü) geçmişi ile bolluk memleketiydi. Ve burayı yönetenler tiranlaştı. Tiranların yalan ve nefreti yaygınlaştırmalarıyla aç gözlülük, haset, desise, zulüm yaygınlaştı. İnsanlar kör ve sağır oldu. Hakikat bu toprakları terk etti. Bereketli topraklar konukseverliğini yitirdi. Doğruluk ve adalet unutuldu. Güzellik kabahat sayıldı. İyilik ise korkaklık olarak kabul edildi. Ve Zülküf Peygamberi kimse dinlemez oldu. Onun uyarılarına kulaklarını kapattılar. Onu alaya aldılar. Evini taşladılar. Oysa o kutsal biri olarak biliniyordu.
Sonra Zülküf Peygamber yanına birkaç arkadaşını alarak, dağda bir mağaraya çekilmeye karar verdi. Yoldan çıkmış halkına ve tiranlara şunu dedi ve onlara duyurdu ki: “Sizler tövbe edinceye kadar; doğruya, iyiye ve güzele inanıncaya kadar kendimizi aç tutacağız!” Ve belki de ilk ölüm orucu böyle başladı. 
Kutsal hasat ayının üç günlük orucuna bile dayanamayan halk buna inanmadı. Tiranlar ve bazirganlar onlarla alay etti. Sonra Zülküf Peygamber ve arkadaşları mağaraya çekildi. Günler ilerledikçe bedenleri eridi, ama iradeleri ve inançları daha çok güçlendi. Bir ay bitince halk paniğe kapıldı. Tiranların yalan sözlerini anlamaya başladılar. Gözleri açıldı. Bir ruhlarının olduğunu fark ettiler. Ve zalimlerin saraylarını taşladılar. Ve kırkıncı günün sonunda mağaranın önüne geldiler. Ve yüksek sesle bağırarak tövbe ettiler. Ve Zülküf Peygamber ile arkadaşları mağaradan arınmış olarak çıktılar. Oradakilerle kucaklaştılar. Bazı tiranlar kaçtı ve bazıları da tövbe etti.”
Peygamber, evliyalar, enbiyalar, nebiler diyarı Mezopotamya’nın tarihi, onu yokoluşa mahkum etmeye kim kalkarsa, onun önünde yeniden canlanıyor.
Hz. Zülküf (a.s.) kimdir? Belirtildiğine göre, Kur’ân’da iki yerde kendisinden bahsedilmektedir: “İsmâil, İdris ve Zülkif hakkında anlattığımızı da an. Onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimize soktuk. Şüphesiz onlar salih olanlardandı” (el-Enbiyâ, 21/85, 86). Diğer bir ayette “İsmail’i Elyesea’yı, Zülkif’i de an. Hepsi iyilerdendi.” (38, Sa’d, 48).
Yazarımızın anlattığı “mesel” her bakımdan ilginçtir.
Hz. Zülküf, tıpkı PKK, PAJK davalarından tutuklu ve hükümlüler gibi haksızlığa, adaletsizliğe ve zorbalığa karşı çıkmayanlara, karşı çıksalar bile harekete geçmeyenlere, harekete geçseler bile zafere inanmayanlara, zafere inansa bile zafer için bedel ödemeye hazır olmayanlara “kahretti”. Onlar “tövbe edinceye” kadar tıpkı şimdiki direnişçiler gibi tarihteki ilk “açlık grevini” gerçekleştirdi.
Sonuçta bu Erganili Peygamber, durgun bataklığı  dalgalandırdı; Amed halkını harekete geçirdi; o halk Hz. Zülküf ve arkadaşları ölüm eşiğine geldiği sırada uyandı, ayağa kalktı, tiranları taşladı ve tövbe etti.
Yine öyle olacak…
Hz. Zülküf ve arkadaşları mağarada açlığa yattıkları zaman, yalnız kendi imanlarına ve iradelerine inanmıyorlardı. Onlar yoldan çıkanların da er ya da geç doğruyu ve güzeli bulacaklarını biliyorlardı.
Şimdi de, en karanlık mağaradan daha karanlık AKP zindanlarında ölüme yatanlar da hem kendi inançlarına ve iradelerine güveniyor; hem de içinden çıktıkları halkın az sonra, zindandaki bu büyük direnişin anlamına kavrayacağına inanıyorlar.
Daha şimdiden onların bu inancını doğrulayan gelişmeler ortaya çıkıyor. Amed Halk İnisiyatifi, milyonları “büyük Serhildan”a çağırdı bile…
Her şey gibi serhildanların da bir “başlangıcı” var. O, bir günde, tek bir kararla ortaya çıkmıyor. Ama silahsız, barışçı halk kitlelerinin demokratik direnişinin, bir sel gibi, önce uğultularla kendini hissettirmesi, sonra önündeki bütün zorbalık engellerini, çürümüş kurumların molozlarını sürükleyerek yol alması ve halkın önüne dikilmiş bütün barajları yıkıp geçmesi büyük bir süreç olarak gelişiyor…
Ve ben, zindandaki kardeşlerimizin, bu serhildan uğultusunu çok uzaklardan duydukları zaman, ölüm eşiğini atlamayacaklarına, tıpkı Hz. Zülküf (s.a.) ve arkadaşları gibi, erimiş bedenlerinde yeni bir güç bularak yeniden ayakları üzerinde duracaklarına, uğrunda bedel ödedikleri halkın, bu defa “tövbe” ederek değil, ama silahsız elleriyle isyan bayrağını yükselttikleri zaman, mağaradan karanlık AKP zındanlarından “arınmış olarak” çıkacaklarına ve içinden çıktıkları halkla, büyük bir yaşama sevinci ile kucaklaşacaklarına yürekten inanıyorum.
İşte “uğultu” daha şimdiden duyuluyor. Yakında bu ses zindan duvarlarını da aşar. Sel suları ne zaman ayaklarımızı ıslatır, bilemem. Ama yaşamak için bu büyük selin uğultusu bile yeter…

Yazarın diğer yazıları