İçeride sıkıştı Rojava’ya saldırıyor

 “Suç ve Keza” adlı tiyatro oyunuyla Avrupa turnesine çıkan TİP Milletvekili ve oyuncu Barış Atay, Avrupa izleyicisiyle bir araya geliyor. Akay hem oyununa hem de Rojava’yı işgal tehdidine ilişkin açıklamalarda bulundu.

BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG

Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) tarafından düzenlenen güz turnesi kapsamında 29 Eylül tarihinden itibaren Avrupa seyircisinin karşısına çıkan “Suç ve Keza“ adlı oyun, Fransa‘nın Strasbourg kentinde bulunan Odyssee Sineması’nda sahnelendi. Yazar Onur Orhan tarafından kaleme alınan, TİP Milletvekili ve oyuncu Barış Atay ve Güneş Tiyatrosu’nun usta oyuncusu Cüneyt Sezer tarafından sahneye konulan oyunda, iki kahramanın felsefe, politik, dünya düzeni, din ve ahlak konularında girdiği hesaplaşma, düzen ve özgürlük arasındaki çatışma işleniyor. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı ünlü romanından esinlenen oyun, sorgu yargıcı Porfirij ile hukuk bölümünü parasızlık nedeniyle yarıda bırakan Rodion Raskolnikov’un 153 yıl sonra gerçekleşen çekişmeli diyaloğunu ele alıyor. Oyun için Strasbourg’da olan TİP milletvekili ve oyuncu Barış atay ile oyunu, Türkiye’deki son siyasi süreci konuştuk.

Avrupa izleyicisinin oyununuza ilgisi nasıldı? Avrupa yaşayan Türkiyeli izleyicinin sanat ile ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avrupa yaşayan Türkiyeli izleyicinin şöyle bir handikapı var. İşçi de olsa, iltica etmiş devrimciler de olsa geldikleri dönemde kalmak gibi bir problemleri bulunuyor. Ne yazık ki özellikle devrimci-sosyalist hareketin sanatı ikinci planda bırakması handikaplarını yaşıyoruz. Herhangi bir oyunu nasıl bir salonda oynatmaları gerektiği, oyun düzeni, oyunu izlerken ki konsantrasyonu her yerde karşımıza çıkan temel handikaplardır.

Ama bir gelişme elbette var. Özellikle 2016 yılında sadece Diktatör’ü sahnelemeye başladığımız dönemden bugüne, seyirci profilinde ciddi değişimleri görebiliyoruz. İzleyici, artık tiyatronun önemli ve de detaylı bir sanat dalı olduğunun farkında. Tabi Türkiyeli izleyici ile kıyaslamak doğru değil. Özellikle İstanbul seyircisi tiyatronun ne olduğunu çok iyi biliyor ve yetkin bir seyirci profiline sahip. Belki Anadolu’nun küçük kentlerini kıyaslayabiliriz ama Türkiye’de çok gelişkin bir turne tiyatrosu kültürü olduğu için, Türkiye’deki seyirci çoğunlukla tiyatroya aşina. Buradaki temel sorun aynı zamanda, entegrasyondan kaynaklanıyor. Geldikleri dönemden bu yana, geldikleri bölgenin sanatsal aktivitelerinin içerisinde olsalarmış, -yani Fransa’da yaşayanlar Fransız tiyatrosunu, Almanya’da yaşayanlar Alman tiyatrosunu- belki bu bir nebze aşılabilirmiş. Ama bu da aynı zamanda bir örgütleme ve politizasyon çalışması olduğu için, benim açımdan çokça büyük bir sorun değil. Frankfurt’ta buna dair bazı endişeler taşıyorduk. Açıkcası oyunun izleyiciye ağır gelebileceğini, izleyicinin sıkılabileceğini düşündük ama bu endişelerimizin çoğu kısmının boşa çıktığını söyleyebilirim. Oyunu izleyici tarafından çok iyi kavranıldı ve benimsendi. Ve Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” eserinden yola çıkarak yazılmış bu oyun, açıkcası herkeste düşünmesi gereken şeylere dair bir soru işareti yarattı. İnsanlar oyundan bu soru işaretiyle çıktılar. Bu tabi bizi mutlu eden bir durum.

Türkiye’deki muhalif sanatçılar ne tür zorluklarla karşı karşıyalar?

İktidar karşısında sorgusuz, süalsiz topyekün durmayı, bu duruşu sürdürmeyi tercih eden oyuncu arkadaşların geneli, sıkıntı yaşıyor. Bu bir gerçek. Arkadaşlarımız turne yapmak istedikleri kentlerde salon bulamıyor ki, bu en küçük sıkıntı. Özellikle bir sansür söz konusu Türkiye’de. Benim “Sadece Diktatör” oyununda yaşadığım gibi tüm muhalif üretimler Türkiye’de yasaklanabiliyor rahatlıkla. Kimi sosyal medyada hedef gösteriliyor ve diz çöktürülmeye çalışılıyor. Kimine salon verilmiyor, kimine dava açılıyor, göz altına alınıyor ve de tutuklanıyor. Mesela Cenk Dostverdi, Nazlı Masatçı tutuklandılar. Çok uzun süre de tutuklu kaldılar. Ben gözaltına alındım, oyunum yasaklandı. OHAL döneminde Genco Erkal’in oyunu valilik tarafından yasaklanmıştı.

Zaten bütün bunları yaşayabileceğini tahmin ederek sanat yapan insanlar, bundan vazgeçmez. Bu türden yıldırma ve baskılar, sanatı üretenleri durduramaz. Bu bir dövüş, kavga ve mücadeledir. Elbette böyle bir koşulda sanat üretmekte veya üretimlerimizi halka ulaştırmakta zorlanıyoruz.

Bu kısır döngü içerisinde yine de sanatı bir muhalif dil olarak kullanan çokça arkadaşımız var. Çünkü politik-muhalif oyuncu kavramını kullanırken, sadece popüler oyuncular üzerinden kullanamayız. Belki muhalif popüler oyuncu sayısı az olabilir ama tiyatro yapan bir çok insanın ismini dahi bilmediği yüzlerce genç arkadaşımız, muhalif tavrını ısrarla sürdürüyor.

Avrupa’da sürgünde olan sanatçılarla ortak çalışmalarınız olacak mı?

Bazı arkadaşlarla irtibatımız var. Avrupa’ya geldikten sonra sanatsal anlamda üretimlerini istedikleri düzeyde gerçekleştiremediler. Bazıları burada yerleşik bir hayata geçmeye çalışıyor ve burda da bir takım sorunlar yaşıyor. Sonuç olarak köklerinin yeşerdiği, varlığınızı tanımladığınız, bilincine vardığını ülkesinden kopmak zorunda bırakılmışlar. Dilini, kültürünü bilmediği bir yerde işini sürdürme çabası var. Avrupa’da ekonomik, sosyolojik, psikolojik bir çok sorunla karşı karşıya kalıyorlar. Ama irtibat kurabildiklerimizle, bir ilişki geliştirmeye çalışıyoruz.

Bu oyun dışında devam ettirdiğiniz veya planladığınız çalışmalar var mıdır?

Suç ve Keza turnesine yeni başladık. Aynı zamanda meclis çalışmalarım da söz konusu. Oyunumuzu ikinci sezon yine sahnelemeyi düşünüyoruz. Belki ileri ki zamanlarda Türkiye’de de sahneleyebiliriz. Önümüzde ki yıl için düşündüğüm tek kişilik bir oyun daha var. Bir kara komedi olması gerektiğini düşündüm. Üzerinde çalıştığımız iki sinema film projesi hikayesi var. Senaryolar bittikten sonra, yurt dışı, yurt içi sponsorlar bulmak için bir arayış süreci başlayacak.

AKP’nin Rojava’ya yönelik işgal planlarını ve savaştaki ısrarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP’nin iç ve dış siyasette uygulamaya çalıştığı savaş politikası, pişirilip pişirilip sürekli önümüze getirilen bir iktidar politikası. 2015 yılında halkın iradesi yok sayılarak kayyumlar atandı. Ve yine bu yıl halkın iradesi gasedilip, kayyumlar atandı. “Fırat Kalkanı” ve “Zeytin Dalı Harekatı” olarak adlandırdıkları savaş süreçlerinin benzerlerini hazırladıklarını biliyoruz. İçeride güç kaybetmeye başlayan AKP, ülke içerisinde her yönüyle sertleştirdiği faşizan politikasıyla saldırıyor. Dışarıda ise kendisini bir siyasi aktör olarak pazarlamaya çalışmaya devam etmektedir. Biz biliyoruz ki Suriye’de AKP açısından kaybedilmiş bir savaş söz konusudur. Erdoğan hem Kürtlere hem de Esad’a karşı kaybetti.

AKP ve Erdoğan’ın savaşta ısrar etmesi elbette ABD ve Rusya’dan bağımsız düşünülemez. Bu emperyal güçlerden destek alarak, savaş siyasetinde ısrar ediyor. Bu yüzden ortaya yeniden bir savaş kartı koyacaktır. Çünkü beklenilen ve yeniden kurulması planlanan iki partinin, AKP içerisindeki çatırdamaların ışığında bir “erken seçim” ihtimali konuşuluyor. Bütün bu savaş politikasındaki ısrarın temel nedenlerinden birisi de bu erken seçimdir. AKP bu siyaseti ile kendi tabanını konsülde edebilecek her türlü saldırı hamlesini yapacaktır. Bunu İYİ Parti ile geliştirdiği dirsek temasından da anlayabiliyoruz. AKP-MHP faşist bloğuna İyi Parti’den koparabilecekleri bir grubu katmak isteyeceklerdir. Babacan grubu meclise geldiğinde AKP, MHP, İyi Parti ve CHP’den mümkün olduğunca sağa yakın, ulusalcılardan kişileri toplamaya çalışacaktır.

Burada bize düşen görev, özellikle devrimci, sosyalist ve Kürt siyasi hareketinin yapması gereken şey ortak eksende buluşurken, aynı zamanda işçi, emekçi sınıfın da çıkarlarını da düşünerek, bir araya gelip mücadele etmektir. Tarihin gördüğü en büyük ekonomik krizle, karşı karşıyayız. Nerdeyse her fabrikada, atölyede, tarım işçisinden, sanayi işçisine, işsizinden, öğrencisine, emekliye kadar bir çok yerde başkaldırılar var. Grevler, iş bırakmalar, işten çıkarılmalar söz konusu. Kadın hareketlerinin şu ana kadar gördüğümüz en üst seviyede bir isyanı söz konusu. Bu yüzden bu süreçte Halkların Demokratik Partisi’nin oluşturan bileşenlerin, Türkiye Devrimci Hareketi’nin, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortak bir paydada buluşup, beraber bir cephe siyaseti ve mücadelesi vermesi gereklidir.

Yazarın diğer yazıları

    None Found