İdlib, sona doğru bir adım daha…

Cihan DENİZ

4 Şubat’ta İdlib’de bulunan Türk askerine yönelik Suriye ordusu tarafından yapılan ve resmi açıklamalara göre 8 Türk askerinin öldüğü saldırı asla bir sürpriz olarak görülemez. Bu kendisini dev aynasında gören Türkiye’nin Rusya ile geliştirdiği ayakları havada ikili ilişkilerin bir sonucudur. Rusya, Türkiye ile olan ilişkilerini onun bir NATO ülkesi olduğunu asla unutmadan geliştirmektedir. Rusya, Türkiye’deki iktidarın temel önceliğinin varlığını sürdürmek olduğunu ve buna bağlı olarak da Türkiye’de iktidarın atacağı adımların çok kısa bir süre içinde tam tersine döneceğini bildiğinden, Türkiye ile olan ilişkisini bu yumuşak zemin üzerinde kurmaktadır. Önceliği, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkisi zayıflatarak ABD’nin bölgedeki gücünü sınırlamaktır. Buna bağlı olarak da, asla asıl müttefiki olan Suriye pahasına Türkiye ile ilişki geliştirmemektedir.

Türkiye’nin bir NATO ülkesi olmasının ve ABD ile olan tarihsel bağımlılık ilişkisinin yanında gerek Libya’da ama en önemlisi Ukrayna’da Rusya ile cepheden çelişen bir siyaset içinde olması Rusya’nın Türkiye ile kurduğu ilişki denkleminde asla göz ardı etmediği faktörlerdir. 4 Şubat’ta Türk askerlerine yönelik saldırının, Türkiye’nin Ukrayna’ya 200 milyon dolar askeri yardım yapması ile, Türk Cumhurbaşkanı’nın Rusya’ya meydan okurcasına Kırım’ın Rusya’nın bir parçası olduğunu tanımadığını açıklayarak Kırım Tatarları’nın sürgündeki temsilcisi ile Ukrayna’ya yaptığı ziyaret esnasında görüşmesi ile aynı zaman dilimine denk gelmesi asla bir tesadüf değildir. 4 Şubat, Rusya’nın Suriye eliyle Türkiye’ye verdiği çok açık bir mesajdır. Rusya, sonrasındaki temasların da gösterdiği gibi, Türkiye’yi tamamen karşısına almadan, onunla ilişkilerini toptan koparmadan Türkiye’ye bu ilişkideki yerini ve sınırlarını hatırlatmıştır. Buna paralel olarak bir anda Kremlin yönetimine yakın basında Türkiye’nin gerek Suriye’deki cihatçı gruplarla olan ilişkisi, gerekse de Suriye’den Libya’ya gönderilen cihatçı gruplar ile ilgili çıkan haberler ile Türkiye’ye yaptıklarının farkındayız mesajı verilmektedir.

Diğer taraftan, belirttiğimiz gibi ayakları yere basmayan ve kendini dev aynasında gören Türkiye’den kendi sınırları ile yüzleşmesini beklemenin ham bir hayal olduğu görülmektedir. Türk devleti tansiyonu düşürmek yerine ateşe benzinle gitmekte, hamiliğini yaptığı cihatçı güçleri korumak ve Suriye’deki kontrolünü kaybetmemek için Suriye’ye daha da fazla asker sevk ederek sonu nasıl biteceği belli olmayan bir savaşı kışkırtmaktadır.

Bu bağlamda Cumhurbaşkanı’nın partisinin grup toplantısında dün yaptığı konuşmadaki şu sözleri Türkiye’nin nasıl bir yol izleyeceğinin, eylemlerinin ardında yatanları ortaya koyması açısından önemlidir: “Rejim geri çekilmezse Türkiye bu işi bizzat yapmak mecburiyetinde kalacaktır. Askerlerimize ve dost unsurlara yapılan her saldırı kaynağına bakılmaksızın ve ikaz yapılmadan misliyle cevaplandırılacak. TSK’nın hava ve kara unsurları serbestçe hareket edecekler, gerektiğinde operasyon yürüteceklerdir.”

Peki bu cesaret nerden gelmektedir? Aslında yanıt basit. Türkiye bir kez daha benzer kriz süreçlerinde sürekli başvurduğu ama ödediği hesabın kabarmasına yol açan “bu büyük güç olmuyorsa diğer büyük güç olur” taktiğine başvurmaktadır. Rusya’nın Suriye eliyle İdlib’de verdiği mesaj sonrasında Türkiye yönünü yine ABD’ye kırmış gibi gözükmektedir. ABD buna karşı uzun bir süredir Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullandığı Halkbank davası çok büyük tesadüf eseri tam da İdlib’de yaşanan olay sonrasında dondurularak Türkiye’ye göz kırpılmakta; diğer yandan ise bizzat ABD Başkanı Trump ağızından Türkiye Suriye’de Rusya’ya karşı adım atmaya teşvik edilmektedir. Yine çok büyük tesadüf eseri tam bu süreçte Trump İran ile savaşın düşünülenden de yakın olduğunu söylemektedir.

Ama mevcut iktidarın zik zaklı siyaseti sonucu bugün gelinen noktada ABD, Türkiye’yi stratejik bir ortaktan ziyaden yarın ne yapacağı kesin olarak kestirilemeyen ama bugün için Rusya’nın ve bir sonraki adımda İran’ın bölgedeki gücünü sınırlandırmak için kullanılacak bir güç olarak görmektedir. Onu destekler gibi görünerek, Halkbank gibi tali bir konuda ona ufak bir jest yaparak Türkiye’yi Suriye’de Rusya’ya ve İran’a karşı cepheye sürmek istemektedir. Ama bu noktada şunu da vurgulamak gerekir ki 8 Türk askerinin öldüğü olay sonrası NATO’dan sadece bir taziye mesajı gelmiş olmasının Türkiye’nin iktidarın yanlış politikaları sonucu nasıl da yalnızlaştığını, büyük güçler açısından kullanılabilecek bir araç olarak görüldüğünü ve gerçek bir çatışma durumunda belki de yanında kimseyi bulamayacağını ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla 4 Şubat’ta İdlib’de Türk ordusuna dönük saldırı ile verilen mesaj tüm bölge açısından çok kritik sonuçlar doğuracak bir hamledir. Türkiye’nin sadece Rusya ve İran ile değil aynı zamanda Amerika ve Avrupa ülkeleri ile de ilişkilerini ve buna bağlı olarak da bölgedeki birçok dengenin yeniden tanımlanacağı bir sürecin kapısı aralanmıştır. Kapının ardında bizleri neler beklediğini yaşayarak göreceğiz.

Yazarın diğer yazıları